- Genelde sonda sorduğum soruyla başlamak istiyorum. Bu kentin en çok neresinde olmayı seviyorsunuz? Hangi sokağı ya da caddesi size şiir yazdırır?
Fotoğraf: Şehmus Ay[/caption]
- “…sokak (bütün dünyayı içeren en geniş anlamıyla kullanıyorum) akıl almaz bir hazinedir bakmasını, yararlanmasını bilene” diyorsunuz. Fazlaca düzenlenmiş 21.yüzyıl kent sokakları sokağa çıkanlara ne sunuyor?
- Aslında bu soruyu şu nedenle sormuştum. Eskiden teneke saksıda çiçeklerin evlerin balkonlarını ya da önlerini süslediği sokaklar biraz bizim dizayn ettiğimiz yerlerdi. Şimdi sokaklar bir gecede birbirine benzeyen hal alıyor. O iki sokak arasında fark yok mu?
“Bu çağın insanı bütünle olan bağını kopartmıştır.”
- Sokakta birbirine selam vermeden geçenler, çarpsa özür dilemeyenler. Bunların hepsi “harfleri evde öğrenmediğimizden mi, sokakta cümle kuramıyoruz”?
Fotoğraf: Şehmus Ay[/caption]
- Yaşadığımız kent 2200 yıllık bir geçmişe sahip, Selçukluya kadar ihtişamlı bir geçmişi olan bu kentin son 50 yılını nasıl değerlendirir siniz?
“Antalya’da, 100 metre içinde 1000 çeşit çiçekle karşılaştım.”
- Bir şair-yazar kente nasıl bakar? Kenti nasıl yaşar? Siz nasıl yaşıyorsunuz?
- İstanbul üstüne yüzlerce şiir yazılmış bir kenttir de Antalya için niye aynı şeyi söyleyemiyoruz? Bir kente şair, ne zaman şiir yazar?
- Baktığınızda 2200 yıllık bir geçmişten de söz ediyoruz.
- Hangi kentlere şiir yazdınız?
- Yine bir konuşmanızda “Müthiş bir hafıza kaybı dönemi yaşıyoruz” diyorsunuz. Kentlerdeki hafızanın korunması ya da kaybıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
- Yukarıda Hollanda’ya gittiğiniz 1320 yıllık bir yapıyla karşılaştığınızı belirtmiştiniz. Hollanda nasıl koruyor?
Fotoğraf: Şehmus Ay[/caption]
“Kente gelene; gitse de kent boşalsa diye bakıyoruz….
Temas olmayınca ne o, ne siz, dönüşemezsiniz.”
- İtalo Calvino “Görünmez Kentler” kitabına yazdığı önsözde “Kentler takas yerleridir. …..ama bu değiş tokuşlar yalnızca ticari takaslar değil, kelime, arzu ve anı değiş-tokuşlarıdır” Sizce Antalya kenti, karşılaşma alanlarında en çok neyin değiş-tokuş edildiği bir kent?
- Evlerde çok çekinik bir kültürle ve donanımsız mı yetişiyoruz?
- Yaklaşık 10 yıldır bu kentteyim ve bir vesileyle siz de burada olduğunuz için sizi takip etmem çok kolay ve aldığım bir kitabınızı imzalatmam için fuarı beklemem gerekmiyor. Şair ve yazarların yaşadığı kentlerin de okur için böyle bir güzelliği var diyebilir miyiz? Antalya edebiyat çevreleri ya da meraklılarıyla nerelerde biraya geliyorsunuz? Bu buluşmalardan sizde ne kalıyor?
“Kendisini sevmeyen, kenti sever mi?”
- Antalya sakin bir deniz kentiydi belki bundan 20 yıl önce, “başsız ayaksız kalabalıkların” sokaklarda gezinmediği; şimdi yavaş yavaş oraya doğru mu gidiyor? Bu gidiş sizi nasıl etkiliyor?
- Böyle olmayışı eğitimle mi ilgili?
- Birçok söyleşinizde önemle vurguladığınız bir düşünceniz var. İnsan içinde yaşadığı çevreyle birdir ve ondan sorumludur, on a gelen zarar aslında insana verilmiş bir zarardır diyorsunuz. Çoğu şeyin hızla tahrip edildiği çağımızda, kişi kendi yaşadığı çevreyi bu anlamda nasıl koruyabilir?
- Antalya’da en çok nerede zaman geçirmeyi seviyorsunuz?
- Dostlarınızla, arkadaşlarınızla nerelere gidersiniz?
- Yazmak için uzun yürüyüşlere çıkan şair ve yazarlar var: Nietzsche, Rimbaud, Rousseau, Thoreau vb. Sizin yürüyüşle aranız nasıl?
- Denizle aranız nasıl?
Şair Şükrü Erbaş’ın Antalya’yı anlattığı şiiri
HAYAL BURCU*
Kente girmeden çok önce, birbiri içinden doğmuş, bir kolu doğan güneşe, bir kolu batan güneşe değen görkemli bir dağ sırası karşılamışsa sizi, Antalya’dasınız. Özel birisi olmanız gerekmiyor bu büyük tören için. Dağdır. Özgürdür. Büyüktür. Güneş gibi, yağmur gibi, aynı eşitlikle davranır eşiğine gelen herkese.
Yasemin kokularıyla genişlemiş sokaklarda bir iyilik duygusuyla gülümsüyorsanız geçmişinize; sokaklar bahçeler boyu sapsarı ışıyan turunçlar, o kimliksiz beton yığınlarını bile Akdeniz’e özgü kılıyorsa, Antalya’dasınız. İyimser olmak için eşya gerekmez size. Gözleriniz var ya…
Güneş günde on iki saat, dağları laciverdin yüz çeşidine boyuyorsa; sisten, ışıktan, rüzgârdan ve ardıçtan yontulmuş ikinci bir dağ sırası günde on iki kez sizi kirpiklerinizden tutup doruklarına çıkarıyorsa, Antalya’dasınız. Tevazunun açık okulu dört yanınız. Otları sevme büyüsüyle güzelsiniz; şu hep birlikte unuttuğumuz otları. Çocuklar kadar yenisiniz. Dokunduğunuz, sonsuzluk.
Yağmur gökyüzünün adı olmuşsa; duvarlar bulut, balkonlar göl, sokaklar ırmaksa; sicim gibi, kırbaç gibi, intizar gibi on dört gün yağmasına karşın, mine çiçekleri sarı kırmızı yeşil gülüyorsa, Antalya’dasınız. Şaşırmayı öğrenmediyseniz üzülmeyin. Güneş yataklarınızdan doğacak birazdan, taşlar şarkı söylemeye başlayacak.
Acemboruları, sarısabırlar, mercan çiçekleri, mersinler, onbiraylar, manolyalar, zakkumlar, suçiçekleri, taflanlar, Japon gülleri… her biri denizin öteki adı. Tanrının cümlenize kattığı birer yaşama harfi, dünya nişanı. Sevmek için binlerce sebebiniz var. Ölüm iki kez ölüm artık…
Antalya’dasınız. Yalnızlık korkunuz değil. Gelen her konuktan payınıza yeni bir dünya düşecek. İki zamana birden doğacaksınız Kale Kapısı’nda. Yakınlık ve uzaklık üzerine bütün bildiklerinizi unutacaksınız. Denizle kadınları karıştıracaksınız. İçinizdeki kötülük çok zavallı kalacak. Bir genişlik ve mahcubiyet duygusuyla bakacaksınız her şeye. Antalya’dasınız…
Büyüyeceksiniz. Sevineceksiniz…
2005
(*Unutma Defteri'nden)