Bazı şehirler vardır, insan onlardan ayrılsa da onlar insandan ayrılmaz. Antalya benim için böyle bir şehir. Yıllarca yaşadığım o sokakları bugün uzaktan izlerken bile Kaleiçi'nin taş duvarlarına sinmiş akşam serinliğini, bahar gelince narenciye bahçelerinden yükselen portakal çiçeği kokusunu hâlâ hatırlıyorum. Bu hafta o hatıraların arasında dolaşırken aklımda tek bir soru var. Birkaç hafta sonra dünyanın gözü Antalya'ya çevrilecek. Peki, bu bakışın altında şehir ne görecek ne gösterecek?
Baştan
bir şeyi açıkça söylemeliyim. Bu satırları bir iklim bilimci, bir diplomat ya
da bir çevre uzmanı olarak yazmıyorum. Böyle bir iddiam da yok. Son haftalarda
COP31 üzerine elimden geldiğince okudum, araştırdım, raporların ve haberlerin
arasında epey vakit geçirdim. Ama bütün bu çabanın arkasında bir uzmanlık
değil, bir kaygı var. Ben yalnızca çevresine duyarlı bir vatandaşım. Yaşadığı
toprağın, soluduğu havanın, içtiği suyun geleceğini dert edinen biriyim. Bu
yazı da o duyarlılıktan ve bu meseleye kayıtsız kalamamanın verdiği sorumluluk
duygusundan doğdu.
9-20
Kasım 2026 tarihlerinde Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı, yani
COP31, Antalya'da toplanıyor. 196 ülkeden, yüzü aşkın devlet ve hükümet
başkanından, dört yüzü aşkın bakandan söz ediliyor. Yaklaşık yüz bin konuk
bekleniyor ve otuz bini aşkın görevli çalışacak. Kundu'dan Belek'e uzanan hatta
bir milyon metrekareyi aşan bir zirve alanı kuruluyor. Havalimanının kapasitesi
büyüyor, 37 kilometre yol yapılıyor ya da yenileniyor, çevreci otobüsler sefere
hazırlanıyor.
Rakamlar
büyük. Bana göre ise asıl mesele rakamların büyüklüğü değil, rakamların
arkasında ne kalacağı.
Bir
kıyı şehrinin iki yüzü
Antalya'yı
tanıyan herkes bilir ki bu şehrin iki yüzü vardır. Birincisi kartpostallardaki
yüzdür: Falezlerin üzerinden batan güneş, Beydağları'nın denize eğilen silueti,
turkuaz bir koy, bir yat limanı. İkincisi ise o kartpostala hiç girmeyen
yüzdür: Temmuz sıcağında asfaltın erittiği sokaklar, her yaz biraz daha
zorlanan su kaynakları, narenciye bahçelerinin yerini birer birer alan site
duvarları, kıyıya doğru ilerleyen beton.
Burada
dikkatimi çeken şu: İklim krizinin en somut hâllerini yaşayan bir şehir, iklim
krizinin konuşulacağı en büyük masaya ev sahipliği yapacak. 2021 yazında
Manavgat'ın ormanlarını saran alevler hâlâ hafızamızda. O dumanı soluyan,
küllerin arasında evini arayan insanları hatırlıyoruz. Aynı bölgede bu kez
iklim diplomatları dolaşacak. Bu durumu bir ironi olarak da okuyabiliriz, bir
çağrı olarak da. Ben ikincisini seçmek istiyorum.
Vitrin
olmak kötü bir şey mi?
Hemen
belirteyim, "vitrin" kelimesine önyargıyla bakmıyorum. Bir şehrin
dünyaya kendini göstermesi, ağırladığı konuklarda iz bırakması, gelecek yıllar
için itibar kazanması değerlidir. Antalya bunu zaten çok iyi bilir. Yarım
asırdır dünyayı ağırlıyor, misafirperverliği bir meslek olmanın ötesinde bir
karakter hâline getirmiş bir şehir burası.
Ne
var ki vitrinin de bir riski var. Vitrin, arkasındaki dükkânı gizleyebilir. On
iki gün boyunca yollar pırıl pırıl, otobüsler çevreci, alanlar yeşillendirilmiş
olur. Konuklar gider, ışıklar söner ve şehir yeniden eski alışkanlıklarına
döner. Kanaatimce COP31'in asıl sınavı Kasım'ın o on iki günü değil,
sonrasındaki on iki ay, on iki yıl olacak.
Bir
de şu var: Zirveye giderken Türkiye'nin kömür politikalarına yönelik
eleştiriler şimdiden yüksek sesle dile getiriliyor. Uluslararası çevre
örgütleri, ev sahibinin kendi enerji tercihlerini sorguluyor. Bu eleştirileri
savunmacı bir refleksle karşılamak kolay. Bence daha olgun olan, bunları bir
ayna gibi kullanmak. Ev sahipliği yalnızca misafir ağırlamak değildir, evin
içini de düzene sokmayı gerektirir.
Dönüşüm
dediğimiz şey
Peki
dönüşüm neye benzer? Ben burada büyük sloganlardan çok küçük ve somut şeyler
görüyorum.
Zirve
için sefere konan çevreci otobüsler Kasım sonunda depoya çekilmez de şehrin
gündelik hayatında kalırsa, bu bir dönüşümdür. Kundu'daki otel bağlantı
yollarına gösterilen özen, Kepez'in, Döşemealtı'nın, Aksu'nun mahallelerine de
gösterilirse, bu bir dönüşümdür. Zirve alanında uygulanan atık yönetimi, su
tasarrufu ve enerji verimliliği standartları otellerin kalıcı işletme kuralına
dönüşürse, bu da bir dönüşümdür.
Bana
kalırsa buradaki asıl mesele, turizmin kendisiyle yüzleşmek. Antalya'nın
ekonomisi büyük ölçüde turizme dayanıyor ve turizm iklim değişikliğinden en çok
etkilenecek sektörlerden biri. Yazlar uzuyor ve ısınıyor, sıcak hava dalgaları
sıklaşıyor, deniz ısınıyor, su azalıyor. Bugün "her şey dahil" diye
pazarlanan tatil modelinin yarın aynı kolaylıkla sürdürülüp sürdürülemeyeceğini
soran, bu şehirde yaşayan herkes olmalı. COP31 bu soruyu sormak için bulunmaz
bir fırsat. Otel sahibinden sera üreticisine, belediye meclisinden mahalle
muhtarına kadar herkesin aynı masaya oturabileceği bir fırsat.
Vatandaşın
payı
Bu
tür büyük zirveleri çoğu zaman televizyon ekranından izleriz. Siyah araçlar
geçer, kapalı yollarda beklenir, akşam haberlerinde birkaç görüntü izlenir.
Vatandaş ise bu tablonun kenarında kalır. Ben başka bir soru soruyorum:
Antalyalı bu zirvenin seyircisi mi olacak, yoksa bir parçası mı?
Umut
verici işaretler de yok değil. Gönüllülük programlarına başvuran gençler, sivil
toplum kuruluşlarının yürüttüğü hazırlıklar, üniversitelerin düzenlediği
etkinlikler bunun örnekleri. Yine de katılımın bir kayıt formuyla sınırlı
kalmaması gerekiyor. Yeşil Bölge'nin kapıları, şehrin kendi insanına da ardına
kadar açık olmalı. Konyaaltı'nda balık tutan emekli, Kumluca'da serada çalışan
kadın, Kaleiçi'nde pansiyon işleten aile de iklim konuşmasının öznesi
olabilmeli. Çünkü iklim krizinin faturasını ilk ödeyecek olanlar onlar.
Meseleye
buradan baktığımda, COP31'in başarısını ölçmenin bir yolu olduğunu düşünüyorum:
Zirve bittikten bir yıl sonra sıradan bir Antalyalıya "Bu toplantı senin
hayatında neyi değiştirdi?" diye sormak. Cevap "Yollar kapandı,
trafik oldu" olursa bir fırsatı kaçırmışız demektir. "Mahallemize
bisiklet yolu geldi, belediye yağmur suyunu toplamaya başladı, çocuğum okulda
iklimi öğreniyor" olursa, işte o zaman gerçekten bir şey başarılmış
demektir.
Denizin
hatırlattıkları
Akdeniz
binlerce yıldır bu kıyılara sayısız medeniyetin gelip gidişini izledi.
Perge'nin, Aspendos'un, Side'nin taşları bize bir şeyi usulca fısıldıyor:
Hiçbir görkem kalıcı değildir, kalıcı olan yalnızca toprağa ve insana
gösterilen özendir. Antik tiyatroların hâlâ ayakta olması, onları inşa
edenlerin gösterişten çok sağlamlığı düşünmesindendir.
Bütün
bunları yan yana koyduğumda sorunun cevabını kendimce buluyorum. COP31 Antalya
için hem bir vitrin hem de bir dönüşüm fırsatı. Ama hangisinin ağır basacağına
zirve salonlarında imzalanan metinler değil, zirveden sonra şehrin sokaklarında
atılan adımlar karar verecek. Vitrin birkaç haftalıktır, dönüşüm ise bir
ömürlük.
Tam
da bu nedenle Kasım'da Antalya'ya çevrilen gözlerden daha çok, Aralık'ta şehrin
kendi aynasına bakıp bakmayacağını merak ediyorum. O aynada hâlâ portakal
çiçeği kokan bir şehir görmek istiyorum. Benim hatırladığım, çocuklarımızın da
hatırlamasını dilediğim bir Antalya.