COP31 Antalya İçin Bir Vitrin mi, Bir Dönüşüm Fırsatı mı?

Zirve bittikten bir yıl sonra sıradan bir Antalyalıya "Bu toplantı senin hayatında neyi değiştirdi?" diye sormak. Cevap "Yollar kapandı, trafik oldu" olursa bir fırsatı kaçırmışız demektir. "Mahallemize bisiklet yolu geldi, belediye yağmur suyunu toplamaya başladı, çocuğum okulda iklimi öğreniyor" olursa, işte o zaman gerçekten bir şey başarılmış demektir.
29 September 2026 Yaklaşık 9 dk okuma Hüsamettin Oğuz


Bazı şehirler vardır, insan onlardan ayrılsa da onlar insandan ayrılmaz. Antalya benim için böyle bir şehir. Yıllarca yaşadığım o sokakları bugün uzaktan izlerken bile Kaleiçi'nin taş duvarlarına sinmiş akşam serinliğini, bahar gelince narenciye bahçelerinden yükselen portakal çiçeği kokusunu hâlâ hatırlıyorum. Bu hafta o hatıraların arasında dolaşırken aklımda tek bir soru var. Birkaç hafta sonra dünyanın gözü Antalya'ya çevrilecek. Peki, bu bakışın altında şehir ne görecek ne gösterecek?

Baştan bir şeyi açıkça söylemeliyim. Bu satırları bir iklim bilimci, bir diplomat ya da bir çevre uzmanı olarak yazmıyorum. Böyle bir iddiam da yok. Son haftalarda COP31 üzerine elimden geldiğince okudum, araştırdım, raporların ve haberlerin arasında epey vakit geçirdim. Ama bütün bu çabanın arkasında bir uzmanlık değil, bir kaygı var. Ben yalnızca çevresine duyarlı bir vatandaşım. Yaşadığı toprağın, soluduğu havanın, içtiği suyun geleceğini dert edinen biriyim. Bu yazı da o duyarlılıktan ve bu meseleye kayıtsız kalamamanın verdiği sorumluluk duygusundan doğdu.

9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı, yani COP31, Antalya'da toplanıyor. 196 ülkeden, yüzü aşkın devlet ve hükümet başkanından, dört yüzü aşkın bakandan söz ediliyor. Yaklaşık yüz bin konuk bekleniyor ve otuz bini aşkın görevli çalışacak. Kundu'dan Belek'e uzanan hatta bir milyon metrekareyi aşan bir zirve alanı kuruluyor. Havalimanının kapasitesi büyüyor, 37 kilometre yol yapılıyor ya da yenileniyor, çevreci otobüsler sefere hazırlanıyor.

Rakamlar büyük. Bana göre ise asıl mesele rakamların büyüklüğü değil, rakamların arkasında ne kalacağı.

Bir kıyı şehrinin iki yüzü

Antalya'yı tanıyan herkes bilir ki bu şehrin iki yüzü vardır. Birincisi kartpostallardaki yüzdür: Falezlerin üzerinden batan güneş, Beydağları'nın denize eğilen silueti, turkuaz bir koy, bir yat limanı. İkincisi ise o kartpostala hiç girmeyen yüzdür: Temmuz sıcağında asfaltın erittiği sokaklar, her yaz biraz daha zorlanan su kaynakları, narenciye bahçelerinin yerini birer birer alan site duvarları, kıyıya doğru ilerleyen beton.

Burada dikkatimi çeken şu: İklim krizinin en somut hâllerini yaşayan bir şehir, iklim krizinin konuşulacağı en büyük masaya ev sahipliği yapacak. 2021 yazında Manavgat'ın ormanlarını saran alevler hâlâ hafızamızda. O dumanı soluyan, küllerin arasında evini arayan insanları hatırlıyoruz. Aynı bölgede bu kez iklim diplomatları dolaşacak. Bu durumu bir ironi olarak da okuyabiliriz, bir çağrı olarak da. Ben ikincisini seçmek istiyorum.

Vitrin olmak kötü bir şey mi?

Hemen belirteyim, "vitrin" kelimesine önyargıyla bakmıyorum. Bir şehrin dünyaya kendini göstermesi, ağırladığı konuklarda iz bırakması, gelecek yıllar için itibar kazanması değerlidir. Antalya bunu zaten çok iyi bilir. Yarım asırdır dünyayı ağırlıyor, misafirperverliği bir meslek olmanın ötesinde bir karakter hâline getirmiş bir şehir burası.

Ne var ki vitrinin de bir riski var. Vitrin, arkasındaki dükkânı gizleyebilir. On iki gün boyunca yollar pırıl pırıl, otobüsler çevreci, alanlar yeşillendirilmiş olur. Konuklar gider, ışıklar söner ve şehir yeniden eski alışkanlıklarına döner. Kanaatimce COP31'in asıl sınavı Kasım'ın o on iki günü değil, sonrasındaki on iki ay, on iki yıl olacak.

Bir de şu var: Zirveye giderken Türkiye'nin kömür politikalarına yönelik eleştiriler şimdiden yüksek sesle dile getiriliyor. Uluslararası çevre örgütleri, ev sahibinin kendi enerji tercihlerini sorguluyor. Bu eleştirileri savunmacı bir refleksle karşılamak kolay. Bence daha olgun olan, bunları bir ayna gibi kullanmak. Ev sahipliği yalnızca misafir ağırlamak değildir, evin içini de düzene sokmayı gerektirir.

Dönüşüm dediğimiz şey

Peki dönüşüm neye benzer? Ben burada büyük sloganlardan çok küçük ve somut şeyler görüyorum.

Zirve için sefere konan çevreci otobüsler Kasım sonunda depoya çekilmez de şehrin gündelik hayatında kalırsa, bu bir dönüşümdür. Kundu'daki otel bağlantı yollarına gösterilen özen, Kepez'in, Döşemealtı'nın, Aksu'nun mahallelerine de gösterilirse, bu bir dönüşümdür. Zirve alanında uygulanan atık yönetimi, su tasarrufu ve enerji verimliliği standartları otellerin kalıcı işletme kuralına dönüşürse, bu da bir dönüşümdür.

Bana kalırsa buradaki asıl mesele, turizmin kendisiyle yüzleşmek. Antalya'nın ekonomisi büyük ölçüde turizme dayanıyor ve turizm iklim değişikliğinden en çok etkilenecek sektörlerden biri. Yazlar uzuyor ve ısınıyor, sıcak hava dalgaları sıklaşıyor, deniz ısınıyor, su azalıyor. Bugün "her şey dahil" diye pazarlanan tatil modelinin yarın aynı kolaylıkla sürdürülüp sürdürülemeyeceğini soran, bu şehirde yaşayan herkes olmalı. COP31 bu soruyu sormak için bulunmaz bir fırsat. Otel sahibinden sera üreticisine, belediye meclisinden mahalle muhtarına kadar herkesin aynı masaya oturabileceği bir fırsat.

Vatandaşın payı

Bu tür büyük zirveleri çoğu zaman televizyon ekranından izleriz. Siyah araçlar geçer, kapalı yollarda beklenir, akşam haberlerinde birkaç görüntü izlenir. Vatandaş ise bu tablonun kenarında kalır. Ben başka bir soru soruyorum: Antalyalı bu zirvenin seyircisi mi olacak, yoksa bir parçası mı?

Umut verici işaretler de yok değil. Gönüllülük programlarına başvuran gençler, sivil toplum kuruluşlarının yürüttüğü hazırlıklar, üniversitelerin düzenlediği etkinlikler bunun örnekleri. Yine de katılımın bir kayıt formuyla sınırlı kalmaması gerekiyor. Yeşil Bölge'nin kapıları, şehrin kendi insanına da ardına kadar açık olmalı. Konyaaltı'nda balık tutan emekli, Kumluca'da serada çalışan kadın, Kaleiçi'nde pansiyon işleten aile de iklim konuşmasının öznesi olabilmeli. Çünkü iklim krizinin faturasını ilk ödeyecek olanlar onlar.

Meseleye buradan baktığımda, COP31'in başarısını ölçmenin bir yolu olduğunu düşünüyorum: Zirve bittikten bir yıl sonra sıradan bir Antalyalıya "Bu toplantı senin hayatında neyi değiştirdi?" diye sormak. Cevap "Yollar kapandı, trafik oldu" olursa bir fırsatı kaçırmışız demektir. "Mahallemize bisiklet yolu geldi, belediye yağmur suyunu toplamaya başladı, çocuğum okulda iklimi öğreniyor" olursa, işte o zaman gerçekten bir şey başarılmış demektir.

Denizin hatırlattıkları

Akdeniz binlerce yıldır bu kıyılara sayısız medeniyetin gelip gidişini izledi. Perge'nin, Aspendos'un, Side'nin taşları bize bir şeyi usulca fısıldıyor: Hiçbir görkem kalıcı değildir, kalıcı olan yalnızca toprağa ve insana gösterilen özendir. Antik tiyatroların hâlâ ayakta olması, onları inşa edenlerin gösterişten çok sağlamlığı düşünmesindendir.

Bütün bunları yan yana koyduğumda sorunun cevabını kendimce buluyorum. COP31 Antalya için hem bir vitrin hem de bir dönüşüm fırsatı. Ama hangisinin ağır basacağına zirve salonlarında imzalanan metinler değil, zirveden sonra şehrin sokaklarında atılan adımlar karar verecek. Vitrin birkaç haftalıktır, dönüşüm ise bir ömürlük.

Tam da bu nedenle Kasım'da Antalya'ya çevrilen gözlerden daha çok, Aralık'ta şehrin kendi aynasına bakıp bakmayacağını merak ediyorum. O aynada hâlâ portakal çiçeği kokan bir şehir görmek istiyorum. Benim hatırladığım, çocuklarımızın da hatırlamasını dilediğim bir Antalya.