Antalya LezzetleriŞehrin Lezzet Takibi

“Antalya’nın yeni kentlerden ziyade yeşil harekete ihtiyacı var”

Seher Özen Karadeniz

Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla fullantalya olarak “Farklı Toplumların Su ve Doğa Kültürleri: Türk-İslam Kültürü” başlıklı bildirisiyle,  Şubat ayında Researchworld  organizasyonu olan RW-332. Uluslararası İnşaat ve Çevre Mühendisliği Konferansı’nda “En İyi Çalışma” ödülü ile dönen Akdeniz Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Reyhan Erdoğan’ı konuk ettik.

Doç. Dr. Reyhan Erdoğan’la akademide kadın olmak, henüz ödül aldığı projesini ve on yıldır yaşadığı Antalya’yı ve Antalya’da peyzaj mimarı olarak çalışmanın nasıl bir şey olduğunu konuştuk.

Bütün bu konuşmalarımız bir yandan da hocamızın nasıl bir kent coğrafyası içinde ve kültüründe yaşamak istediğini de az çok ortaya koydu. Öte yandan yeşil bir kentte yaşamanın aslında ne demek olduğunu, bunu nasıl sağlayabileceğimizin ipuçlarını da verdi.

Duymak, görmek, göstermek, yapmak isteyene… Ben en çok  “Bize ‘modernleşme’ adı altında ‘betonu’ yutturmamaları lazım” cümlesini sevdim. Bakalım Peyzaj Mimarı Doç. Dr.Reyhan Erdoğan hocamızın kente dair anlattıklarından, önerdiklerinden hangisi sizi daha çok etkileyecek?

 

Reyhan Hocam, kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

Konya’da doğdum. Ailem Antalya Aksekili. Çağdaş ve özgürlükçü bir aile ortamında büyüdüm. Ancak yetiştiğim çevre aile ortamına göre nispeten daha muhafazakar bir çevreydi. Kapalı bir toplumda, açık fikirle yetiştim. Gençlik yıllarımı Konya’da geçirmemin benim için avantajları da oldu.  Yaşadığım çevreye uyum sağlamanın yollarını öğrendim. Öte yandan dışarıda bambaşka hayatların olduğunun da farkındaydım ve bu beni meraklı yaptı. Ablam, babamın “kız çocuğu uzakta okutulmaz” fikrine ya da çevre baskısına maruz kaldığı için istediği okulda okuyamadı mesela. Ankara Üniversitesi Basın Yayını kazanmıştı. Bir hafta açlık grevi yapmasına rağmen, başka şehir diye ailem göndermedi. Konya’da İşletme okudu. Okulu bitirince Halk Bankası’nda iş buldu. Fakat yakınlarımızdan bir erkeği ablamın yerine işe aldırdı bir başka tanıdığımız. Yani muhafazakar çevrede yaşamak o kadar basit değil. Bunlara o yaşlarda tanık oldum. Evimizin içinde yaşanıyor bunların hepsi. İdolüm dediğim ablamın hayalleri var ve hiçbirini gerçekleştiremiyor, hepsi engelleniyor. Bunları göre göre büyüdüm. Büyük hayallerim vardı. Bir yandan da kendimi baskılıyordum. İstanbul’da okumak istiyordum. Ancak aynı şey benim de başıma gelir de gönderilmezsem diye tercihimi ablamın da yaşamaya başladığı kent olan Adana Çukurova Üniversitesi’nden yana kullandım. Puanım çok yüksekti kolaylıkla istediğim Peyzaj Mimarlığı bölümünü kazandım. Ablam sayesinde Adana’da çok güzel ve özgür bir öğrencilik geçirdim. Lisans, yüksek lisans ve doktoramı Adana’da tamamladım. Daha sonra 2007 yılında Akdeniz Üniversitesi’nde göreve başladım. Üniversite ortamı kadın için özgürlükçü bir ortam diye düşünürsünüz. Hiç de öyle değil.  Kadınlar günü arifesinde biraz da bunları konuşmak istiyorum.

 

Ben de soracaktım zaten. Devam edin lütfen…

Kadınlar özgür olamıyor ve yeterince değer bulamıyor. Sadece üniversitelerde kadının yeri konusunu yazsanız kitap olur. Çukurova Üniversitesi’nde çok güzel günlerimiz geçti. Çok şey öğrendim. Bilimi öğrendim. Ancak sadece kadın olmamızdan kaynaklanan farklı yaklaşımlar gördük. Doktora tez konumla ilgili belediye ödül verdi. Bölümden verdikleri cevap: “Çocuk doğurdu, ödül almaya gelemez.”  Bunlara maruz kalıyorsunuz. Neden? İnsanlar çocuk doğurmuş olmamızı bile zafiyet gibi görülüyor. Çocuk doğurmak için 31 yaşıma kadar bekledim. İzin verilmedi.  Hamile kaldığımda doktora tezimi hazırlıyordum. Hiçbir ayrıcalık tanımadılar. Borular taşıdım. Çöplükle ilgili bir çalışma yapıyordum. Bu çalışmamı sürdürdüm. Aslında yine özgür değilsiniz, özgürmüş gibi davranıyorsunuz.  Erkeklerin dünyasında anlayışlı olunmuyor. İstediği kadar akademide çalışıyor olsun.

 

Çalışmalarınızın yoğunlaştığı özel bir alan var mı?

Daha çok bozulmuş alanların onarılması, doğaya kazandırılması konularında araştırmalarımı yoğunlaştırıyorum. Bunlar genelde çöplükler, terkedilmiş depone alanları olarak geçiyor. Atık suların bitki kullanılarak arıtılması konusunda uluslararası yayınlar yaptım.  Bunlar ses getiren yayınlar oldu. Bitkisel tasarım, dış mekanda kullanılan mobilyalar v.b alanlarda çalışıyorum. Ancak akademisyen olduğum için öğrencilerimin ilgilendiği alanlar da aynı zamanda benim çalışma alanım oluyor. Onların merak ettiği her şeyi ben de araştırıyorum. Sürekli özgürlüğü savunan birisi olarak da en büyük özgürlüğün, üniversite yaşamında öğrencinin istediği konuyu çalışması olduğunu düşünüyorum. Onların istediği konuda donanım kazanmak benim için ayrıca bir zorunluluk.

Şubat ayında, “Farklı Toplumların Su ve Doğa Kültürleri: Türk-İslam Kültürü” başlıklı bildirinizle Viyana’da ResearchWorld tarafından düzenlenen “RW-332. Uluslararası İnşaat ve Çevre Mühendisliği Konferansı’ndan  “En İyi Çalışma” ödülü ile döndünüz. Bize bu konferans ve ödül kazanan çalışmanızla ilgili bilgi verir misiniz?

Konya’da yetiştim, Mevlana torunuyum derim. Çevre araştırmalarıyla ilgili olan bu kongreye de Çukurova Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü  öğretim üyesi Prof.Dr. Zeynep Zaimoğlu Hocamla birlikte ‘din ve çevre’ konusunda bir çalışma yaparak katılmak istedik.  Bir süredir yeşil alanların korunması konusunda çok dikkatli davranmıyoruz. Biz de acaba dinler bu konuda ne diyor, bunu peyzaj mimarlığı ve çevre mühendisliği konuları çerçevesinde ele alabilir miyiz diye yola çıktık. Yeşil alanların ve çevrenin korunmasında dinin etkili olup olmadığına baktık. Yaygın sosyal ve çevresel yararı ile fark yarattığı için de konferansın sonunda “En İyi Çalışma” ödülünü aldık.

Bu çalışmada etkili dünya dinlerinde mevcut su, doğa, manzara ve çevre fikirlerini, doğa ve peyzajda uygulanan kutsal kavramları inceledik. Hinduizm; Budizm; Taoizm ve Konfüçyüsçülük; Yahudilik; Hıristiyanlık ve İslam.

 

“İslam dini, doğaya karşı en çok söylemleri olan bir din, demek ki okunmuyor, anlaşılmıyor. Anlaşılsa Camii bahçelerinden vazgeçmeyiz”

 

Dinlerin insanın doğaya bakışını değiştirmek ya da yönlendirmek konusunda söyledikleri benzer mi?

Kesinlikle dinler bu konuda hem fikir. Yaratıcının sınırsız gücüyle doğayı büyük bir sevgiyle yarattığına inanılıyor.

Genelde dinlerin ve çeşitli toplumların ve özelde ise Türk ve İslam toplumunun su, çevre ve doğa ile ilgili görüşlerini ortaya koymaya çalıştık. Çalışmada öncelikle genel bir bakış açısı ile inanışların su, çevre ve doğa konularına yapacağı etkiler üzerinde durduk. Daha sonra da İslam dininin su, çevre ve doğa ile ilgili görüşleri ve Türk İslam toplumu üzerindeki yansımalarına yer verdik.

Kur’an’da Müslümanlar için “çağdaş bağlamda yaratıcı ve yenilikçi çözümler” yaratacak bir açıklık bırakan bir “çevre etiği” var. Toplumsal olarak duygulara kapılıp bilimsellikten uzaklaşmadan farkındalığın arttırılmasını önemli bulduk.

Ve, doğayı sevmek, yaratıcıyı sevmekle eş tutuluyor.  Olaya bu taraftan baktığınızda yaradanı seviyorsanız, doğayı sevip korumak, ona şükretmek zorundasınız.  İçinde de kendinizi de korumanız gerekiyor. Bu durumda dinin hiçbir suçu yok. Bundan inandıkları dini anlamadıkları için insanlar sorumlu, insanlığın algısı sorumlu.

Algı niye sorumlu, bu konuda ne dersiniz?

İnsanımızın çevre bilincini anlamak için bugüne kadar bir sürü anket, toplumsal araştırma yaptık. Gördük ki Türk toplumunda sevgi ve doğaya karşı bilinç eksikliği var. Normalde büyümeyi kolay ve kısa yollardan sağlamaya çalışıyoruz. Halbuki elimizdeki doğal, tarihi ve kültürel mirasımızı koruyarak da kazanabiliriz. Bunun farkına varmamız gerekiyor. Japonya da çok turist alıyor. Ancak bunu geleneksel ve dini değerlerini koruyarak yapıyor. Bizim halkımız bu şekilde davranmıyor. Korumadığımız için, koruyamadığımız alanı iyileştirmek için daha çok para harcıyoruz.

Bu çalışmayı yaparken örnekleriniz nerelerdi?

Bu konuda beni etkileyen hep Japon kültürü olmuştur. “Japon Bahçeleri” başlıklı bir dersim var. Orada da anlatıyorum, Japonlar dini mekanlarının çevrelerini yüzyıllar boyu aynı şekilde korumuş ve bunu da inançlarının, ibadetlerinin bir parçası saymış. Gelip Mevlana Türbesine bakıyorsunuz, 15 yıl öncesi yeşil olan türbe çevresi, betonla kaplanmış. Kaç yüz yıllık ağacı bir anda meydanı genişletmek için kesebiliyorlar.

İstanbul, Sivas, Konya, Ankara’daki park ve tarihi mekanların çevre düzenlemelerine ve peyzaj planlamalarına baktık. Son on beş yılda, çocukluğumuzda gördüğümüz ağaçların artık oralarda olmadığını gördük. Bu düzenlemeleri yapan yerel yönetimler sağ kökenli, ancak gördük ki bu kentlerin belirttiğimiz alanlarında yeşil kalmamış.  Bundan din sorumlu değil, inanç sorumlu değil. Eğer inançlıysak daha farklı davranmamız gerekiyor.

Dini inancın buralarda etkili olmadığını görüyoruz. O zaman insan anlıyor ki o çevre buna izin veriyorsa inançları konusunda zayıf. İslam dini doğaya karşı en çok söylemleri olan bir din, demek ki okunmuyor, anlaşılmıyor. Anlaşılsa Camii bahçelerinden vazgeçmeyiz.

Hazreti Muhammed “ahiret günü de olsa elinizde bir fidan varsa onu dikmeden ölmeyiniz demiş” mesela… Böyle diyen peygamberi olan İslam toplumu camisinin bahçesindeki ağacı koruyamıyorsa, ben onun inancının güçlü olmadığını, dini yetirince özümsemediğini anlıyorum. Bence doğayı korumak İslam dini açısından da bir çeşit ibadet.

 

 

“Bu çalışmayla biraz da halka inmek istedik. Bilim ve din dili ortak payda da buluşuyor bu konuda”

 

Dinlerin “doğayı korumak” konusundaki emirlerini o dine inanlara hatırlatmanın doğanın korunmasına katkı sunacağına inanıyor musunuz?

Kesinlikle inanıyorum. Bilimsel olarak konuştuğumda söylediklerim ulaşmıyor olabilir. Bu çalışmayla biraz da halka inmek istedik. ‘İslam dini böyle diyor’ dediğimde belki sesimiz duyulur diye başka bir dilden konuşamaya başladım. Bilim ve din dili ortak payda da buluşuyor bu konuda. Belki bilimsel dil anlaşılmayabilir, ayet ve hadislerle bunu anlatabiliriz.

Ayrıca din ve çevre konusunun Cuma hutbelerinin de konusu olmasını, Diyanet İşleri’nin bu konuda da bir söylem geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunlar lafta kalmamalı, davranışlarla da örnek olunmalı. Önümüzdeki günlerde Konya’da “Yeşil Başkentler” toplantısına katılacağım.  Bu toplantının başlığını da yine Hz. Muhammed’in yeşili koruyan bir sözüyle açmışlar. Ancak bakıyorsunuz Mevlana Türbesi’nin çevresindeki ağaçları kesmişler. Bundan halk da çok mutsuz ben de çok mutsuzum.  Onlar anıt ağaç olarak korunmalıydı.

Bütün tarihi alanlar çevreleriyle birlikte olduğu gibi korunmalı.  Kent başka şekilde evrilsin. Yeşil alanların üzerinden evrilmesin. Artık katliamlar dayanılmaz hale geldi.

 

“Şehir plancıları bize ‘cetvel artığı’ alanlar bırakıp, sonra oraya ne yapsak diye düşünüp ‘park’ yazıyorlar. Bizim onlara değil, ciddi yeşil, ağaçlıklı alanlara ihtiyacımız var”

 

Doğayı koruyarak kente kazma vurmanın yolu nedir?

Siz 200 yaşında bir ağacı kesip, yerine 10 fidan diktiğinizde eş değer bir iş yapıyor olmuyorsunuz kesinlikle. Bu şekilde kimseyi kandırmasınlar. Refujlere renkli çiçekler dikmekle ekolojik davranmış olmuyorlar. Şehrin özünü korumak lazım. Mevcut yeşil alanı koruyup, o yeşil alanlar üzerinden yeşili arttırmak lazım. Bir yerin imar planında yeşil alan gözükmesi o yerin yeşil alan vasfına sahip olduğunu göstermiyor. Şehir plancıları bize “cetvel artığı” alanlar bırakıp, sonra oraya ne yapsak diye düşünüp “park” yazıyorlar. Bizim onlara değil, ciddi yeşil ağaçlıklı yeşil alanlara ihtiyacımız var: Nefes alan, içinde kuşu, hayvanı barındıran. İnsanlar bankta oturmasın, ağaç gölgesinin altında yürüsün, hareket etsinler.  Refüj bir yeşil alan değil. Bizim bu anlayıştan uzaklaşmamız lazım. Önce akciğerlerimizi sağlam tutmamız gerek. Kentin içinde bir yeşil iskelet oluşturmamız ve onu hiç bozmamamız gerek. Ne yapmalı? Mevcut makilik alanların, fıstık çamı alanlarının korunması Boğaçayı’nın kenarının yeşil koridor olarak düzenlenmesi gerek.  Bakın park demiyorum, yeşil koridor diyorum. Orası yemyeşil bir alan olarak kalmalı.

Yerel yönetimler de, üniversiteler de, halk da kentin iyiliğini istiyor. Hepimiz Antalya’nın iyiliği için çabalıyoruz. Barış içinde, sağlıklı ortamlarda, sürdürülebilir yaşamlara sahip olmak istiyoruz. Çocuklarımıza güzel bir gelecek bırakmak istiyoruz. Bunu iyi araçlarla, güzel bir şekilde hep birlikte yapabiliriz. Her zaman çok kazanmak zorunda değiliz. Biraz doğayı düşünerek davranmalıyız. Haritadan bakalım, Antalya 10 yıl önce nasılmış, şimdi nasıl?

 

“Bu yeni Antalya kesinlikle sıradan, Antalya’nın yeşiline kast eden bir Antalya olacak”

 

Antalya’da yeni bir Antalya kuruluyor. Ne diyeceksiniz?

Bu yeni Antalya kesinlikle sıradan, Antalya’nın yeşiline kast eden bir Antalya olacak.  Çok sık söylüyorum. Antalya’da kentsel makinin korunması gerekiyor. Kentsel maki “çalı-çırpı” olarak görülüyor. Bunlar bir doğa harikası. Orada varsa bir sebebi var. Ekolojik dengede bunların hepsinin bir yeri var. İki bina yapmak adına onlardan vazgeçiyoruz. Onlar kentin akciğeri. Çok kolay vazgeçiyoruz.  Sonra da sağlığımızı kazanmak için uğraşıyoruz. Kentin sağlığını korumamız gerekiyor.

 

Antalya, kent olarak peyzajı nasıl kullanıyor? Siz belediyelerce uygulanan peyzaj çalışmalarını nasıl buluyorsunuz?

Antalya bu konuda çok haksızlığa uğruyor. Antalya’nın doğal güzellikleri paha biçilmez.

Bence dünyanın hiçbir yeri Antalya kadar güzel değil. Ama biz bunların kıymetinin bilemiyoruz. Türkiye’nin pek çok kenti için bu söz konusu ancak bir yer ne kadar değerli ve güzelse bir o kadar da kırılgan oluyor. Ne kadar nadirse o kadar da yıpratılmaya açık. Antalya’daki alanların “rant” değeri hiçbir yerde olmadığı kadar yüksek, İstanbul’un bile ötesinde, böylelikle de bütün o doğal güzelliklerini kaybediyor.

 

“Rant olayı her şeyin önünde tutuldukça Antalya bütün bu doğal güzelliklerini kaybetmeye mahkum”

 

Böyle olmak zorunda mı? Bunun önüne geçilemez mi?

Biz de yasalar, yönetmelikler gayet düşünülerek yapılmış. Biz bunları uygularken sıkıntı çekiyoruz. Biz bunları uygulamada kitabına uyduruyoruz. Yasalar ihmal ediliyor. Bunların denetleme mekanizmaları doğru çalışmıyor. Öte yandan Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini bilirsiniz. İnsan açken gözü hiçbir şeyi görmez. Burada açlık söz konusu. Ama Antalya’da aç olan grup gerçekten aç olan grup değil. Asıl tok gibi gözüken açları biz doyuramıyoruz Antalya’da. Rant olayı her şeyin önünde tutuldukça Antalya bütün bu doğal güzelliklerini kaybetmeye mahkum.

 

Reyhan Hocam, bu söylediklerinizin hemen ardından, kentte 10 yıldır yaşayan, hem de peyzaj alanında çalışan, araştırmalar yapan, kent üzerine düşünen biri olarak Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin kente dair hazırladığı, uygulamaya koyduğu, mega projeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Antalya’nın en büyük sorunu projeler aslında. Projeler, bozulmuş alanların iyileştirilmesi için yapılır. Biz de doğal alanları bozmak için proje yapılıyor. Viyana, Berlin, Paris gibi içinden nehir geçen kentler dünyanın en güzel kentleridir. Ve içinden o nehir geçtiği için, o kentler güzeldir. Antalya’nın içinden de Boğaçay geçiyor. Nehri doğallaştırıp, yeşil alanla zenginleştirip, kentin bir “yeşil koridoru” olarak kullanmak varken, biz niçin onu yapay bir hale getirip, denizi nehrin içine sokup, oraya tekneler getirip ‘çılgın bir proje’ yapmak istiyoruz. Bu çılgınlık.  Ne yazık ki Antalyalılar doğal olanın güzelliğine inanmıyor. Yaptığımız bilimsel çalışmalar da onu gösteriyor: Halk, insan eliyle yapılmış düzenlemeleri seviyor. İlla ki orada bir bank, bir yol, bir beton, ağaç yerine bir çatı görmek istiyor.

 

“Bize ‘modernleşme’ adı altında ‘betonu’ yutturmamaları lazım”

 

Niye? Bunları ‘şehirli’ olmayla mı özdeşleştiriyoruz? Kırdan bıkmış mı bizim halkımız?

Onun da bir etkisi olabilir. Kırsal altyapımız çok fazla. Ancak en çok da yeşille iç içe olan yerler gecekondular aslında. Bu bir işi benimsemekle ilgili biraz da biz kentliye yeşilin içinde olmayı öğretemiyoruz. Şimdi NewYork’un yüzde 25’i çatı bahçeleriyle yeşillenmeye çalışıyor. Viyana’da kişi başına düşen yeşil alan miktarı 25 metrekare, Antalya’da 4 metrekare, geri kalan 21 metrekarenin hesabını kim verecek. Yerel yönetimlerin bunun hesabını vermesi gerekmez mi? Hangisi daha gelişmiş Viyana mı, Antalya’mı? Viyanalı mı daha kentli, Antalyalı mı daha kentli? Gidip gördüğümüzde insanların da nerelerde yaşadığına tanık oluyoruz. Bize ‘modernleşme’ adı altında ‘betonu’ yutturmamaları lazım.

Dünyayı iyilik kurtaracak. İyi düşünelim, iyiliği de harekete geçirelim. Bence Antalya’nın da yeni kentlerden ziyade yeşil harekete ihtiyacı var.

2 Yorum

Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir