Tarihte ilk yerleşmelerin
ortaya çıkışından günümüze kadar şehirlerin fiziksel biçimi ve yapısı değişmiş
olsa da temel kuruluş amacı değişmemiştir. Bu temel amaç; insanların güven
içinde yaşayabildiği, barınma, çalışma ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayabildiği
yaşam alanları oluşturmaktır.
Bugün depremler, seller,
heyelanlar, orman yangınları ve aşırı hava olayları, kentlerin güvenli yaşam
koşullarını tehdit eden başlıca riskler arasında yer almaktadır. Bu risklerin
etkilerini azaltacak bilgiye, teknolojiye ve deneyime büyük ölçüde sahip olmamıza
rağmen asıl sorun, bu bilgi birikimini planlama ve uygulama süreçlerine
yeterince yansıtamamamızdır.
Doğa olaylarını engellememiz
mümkün değildir; ancak bunların yıkıcı sonuçlara dönüşmesini önlemek büyük
ölçüde bizim elimizdedir. Çünkü afet; yalnızca meydana gelen doğa olayı değil,
hazırlıksız yakalanan toplumun yaşadığı can, mal ve çevre kayıplarının ortaya
çıkardığı sonuçtur. Ülkemizde özellikle 1970'li yıllardan sonra hızlanan
kentleşme süreciyle birlikte doğal tehlikelerden en fazla etkilenen alanlar
kentler olmuştur.
Yanlış yer seçimi kararları,
planlama ilkelerine aykırı arazi kullanımları, plansız ve denetimsiz yapılaşma,
yetersiz altyapı sistemleri ile mevzuata aykırı uygulamalar, doğal olayların
büyük kayıplara dönüşmesindeki en önemli nedenler arasında bulunmaktadır. Bu
nedenle olası zararların azaltılmasının temelinde doğru şehir planlaması,
güvenli yapılaşma ve risk odaklı planlama anlayışı yer almaktadır.
Risklerin azaltılmasında en
önemli unsurlardan biri, yaşadığı çevreyi tanıyan ve karşı karşıya olduğu
tehlikelerin farkında olan bilinçli toplumdur. Doğal olayların daha az zararla
atlatılması; güçlü altyapı sistemleri kadar, toplumun ve kurumların dirençlilik
kapasitesinin geliştirilmesiyle mümkündür. Dirençlilik; aynı zamanda planlama,
eğitim ve kentlilik kültürü meselesidir.
Kentlerimiz hızla
büyümektedir. Nüfus artışı, yoğun yapılaşma, doğal alanların azalması ve iklim
değişikliğinin etkileri kentsel riskleri artırmaktadır. Dirençli kentler
oluşturabilmek için vatandaşların yaşadıkları çevrenin özelliklerini,
mahallelerindeki riskleri, toplanma alanlarını, yeşil alanların önemini ve
planlama kararlarının yaşam kalitesi üzerindeki etkisini bilmesi gerekmektedir.
Çünkü kriz anlarında ilk destek çoğu zaman profesyonel ekiplerden önce en yakın
çevreden, yani komşulardan gelmektedir.
Bu anlayıştan hareketle
geliştirdiğim ve 5. Uluslararası Afet Dirençlilik Kongresi'nde paylaştığım "Mahalle Odaklı Dirençli Kent Eğitim
Modeli", afet farkındalığı ile toplumun planlama bilincini
aynı çatı altında buluşturan bir yaklaşım önermektedir.
Mahalle yalnızca idari bir
sınır değildir; güvenin, dayanışmanın, komşuluk ilişkilerinin ve aidiyet
duygusunun şekillendiği en temel yaşam birimidir. Bu nedenle dirençli toplumun
temeli de mahallede atılır.
“Mahalle Odaklı Dirençli
Kent Eğitim Modeli”; bireylerin yaşadığı çevreyi tanımasını,
yapı, sokak ve mahalle ölçeğinde riskleri değerlendirebilmesini, planlama
kararları ile kentsel dirençlilik arasındaki ilişkiyi kavramasını
amaçlamaktadır. Bunun yanında kamu kurumları tarafından hayata geçirilecek iyi
uygulamaların yaygınlaştırılmasını, toplumun bilinçli hareket etmesini ve
komşuluk ile dayanışma kültürünün güçlendirilmesini hedeflemektedir.
Bu kapsamda; AFAD, sivil
toplum kuruluşları, meslek odaları, üniversiteler, yerel yönetimler ve
muhtarlıkların iş birliğiyle uygulanması önerilen eğitim modeli; yerleşmeler
hiyerarşisinde dirençli toplumların geliştirilmesine katkı sağlayacaktır.
Program kapsamında yer seçimi ve planlama kararları, yapı güvenliği, altyapı ve
ulaşım sistemleri, yeşil alanların önemi, iklim değişikliğinin etkileri, kriz
öncesi, sırasında ve sonrasında yapılması gerekenler, ilgili mevzuat ve akıllı
kent uygulamalarına ilişkin eğitimlerin verilmesi öngörülmektedir.
Yeşil alanlar, kriz anlarında
toplanma, tahliye ve güvenli açık alan sistemlerinin en önemli parçalarıdır. Bu
nedenle dirençli kent yaklaşımı ile yeşil altyapı birbirinden ayrı düşünülemez.
Mahalle ölçeğinde başlayan bu
bilinçlenme süreci zamanla kent ölçeğinde daha güçlü bir risk yönetimi
anlayışının oluşmasına, nitelikli projelerin ve uygulamaların hayata
geçirilmesine katkı sağlayacaktır. Çünkü hazırlık süreci yalnızca kurumların
değil, toplumun tamamının katılımını gerektiren ortak bir sorumluluktur.
Antalya, bu yaklaşımın
uygulanması açısından önemli bir pilot kent olma potansiyeline sahiptir.
Türkiye'nin en hızlı büyüyen kentlerinden biri olan Antalya; yoğun göç, hızlı
kentleşme, yapılaşma baskısı, turizm ve tarım faaliyetlerinin yarattığı
mekânsal etkiler ile iklim değişikliğine bağlı aşırı hava olayları nedeniyle
her geçen gün daha fazla riskle karşı karşıya kalmaktadır. Bu nedenle kentin
geleceğini planlarken riskleri yalnızca kriz anında müdahale edilmesi gereken
bir konu olarak değil, planlama süreçlerinin ayrılmaz bir parçası olarak ele
almak zorundayız.
Mahalle odaklı eğitim
çalışmaları yalnızca bireysel farkındalığı artırmakla kalmayacak; katılımcı
planlamayı güçlendirecek, yerel yönetimler ile vatandaş arasındaki iletişimi
geliştirecek ve daha güvenli yaşam çevrelerinin oluşmasına katkı sağlayacaktır.
Geleceğin dirençli kentleri
yalnızca güçlü altyapılarla değil, bilinçli ve eğitimli toplumlarla
kurulacaktır. Bu süreçte kadınlar ve çocuklar yalnızca korunması gereken
gruplar değil; bilgi ve farkındalığın aileye ve topluma aktarılmasında önemli
aktörler olacaktır.
Hazırlık süreci evimizin
kapısından, sokağımızdan ve mahallemizden başlar. Dirençli bir Antalya ise
ancak şehir planlamasını toplumla buluşturan, mahalleyi merkeze alan ve
katılımı esas alan bir anlayışla mümkün olacaktır.
Çünkü dirençli kentler; önce dirençli mahallelerle, dirençli mahalleler ise yaşadığı çevreyi tanıyan, planlama bilinci gelişmiş, eğitimli ve dayanışma kültürünü benimsemiş toplumlarla inşa edilir.
Dr. Ebru Manavoğlu / Şehir Plancısı (İTÜ)