Dr. Aradhana Khowala’nın turizmgazetesi'nde yer alan “Şehirler artık akıllı ama insanlar daha mutlu değil” ve “Geleceğin şehirleri verimlilikle değil, insanlıkla kazanacak.” mesajları içeren yazısında, Khowala’ya göre geleceğin başarılı şehirleri yalnızca “akıllı” değil, aynı zamanda insanların nasıl hissettiğini anlayabilen kentler olacak.
Tespiti
çok doğru. Ben bu yazımda Antalya örneğini verdim ama siz istediğiniz
destinasyonu onun yerine koyup sorgulaya bilirsiniz
Antalya
turizmi için tam da sorulması gereken soruyu önümüze koyuyor: Antalya
ziyaretçilerinde yalnızca güzel bir tatil anısı mı bırakıyor, yoksa kuşaktan
kuşağa aktarılacak bir tutku mu yaratıyor?
Bir
turizm kentinin gerçek başarısı, kaç milyon insanın geldiğiyle değil, kaç
insanın “bir daha gelmeliyim” duygusuyla ayrıldığıyla ölçülür. Khowala’nın
vurguladığı gibi, çağdaş şehirler ulaşımı, yoğunluğu, veriyi, tüketimi ve
ziyaretçi akışını yönetmekte ustalaştı; fakat çoğu zaman aidiyet, bağ kurma ve
sevilebilirlik meselesini ihmal etti. Onun “flört edilen şehirler” ve
“evlenilen şehirler” ayrımı tam da Antalya’nın önünde duran meseledir. Antalya
ilk bakışta büyüleyen bir kenttir. Denizi, güneşi, Torosları, antik kentleri,
otelleri, mutfağı, Kaleiçi, falezleri ve Akdeniz ışığıyla ziyaretçiyi etkiler.
Bu yönüyle Antalya kolayca “flört edilen” bir kent olabilir. İnsan gelir, güzel
fotoğraflar çeker, iyi bir tatil geçirir, döner. Ama asıl mesele şudur: O insan
Antalya’yı özlüyor mu? Çocuğuna, torununa “Ben gençliğimde Antalya’da şöyle bir
tatil yaşamıştım, sen de mutlaka gitmelisin” diyor mu?
Turizm
kentlerinin en büyük hedefi yalnızca sezonu doldurmak değil, yeni
jenerasyonlarda tutku yaratmaktır. Uzun süre moda olabilmek de tanıtım
bütçesine değil, tutkuya dayanır. Moda geçici olabilir; tutku kalıcıdır. Bir
destinasyonun markası, afişlerde değil insanların hafızasında oluşur.
Antalya’nın
sorunu cazibesizlik değildir. Tam tersine, Antalya’nın olağanüstü bir doğal ve
kültürel sermayesi vardır. Sorun, bu sermayenin ziyaretçide kalıcı bir duygusal
bağa dönüşüp dönüşmediğidir. Misafir otele geliyor, denize giriyor, açık
büfeden yararlanıyor, transferle havaalanına dönüyorsa; Antalya’yı mı tanıyor,
yoksa yalnızca Antalya’daki bir tesisi mi tüketiyor?
Bir
kentin sevilebilmesi için yalnızca konfor yetmez. Güven, ritim, hikâye,
mahalle, insan ilişkisi, kültür, tekrar karşılaşma arzusu gerekir. Çocuklu
aileler için güvenli sokaklar, yaşlılar için erişilebilir alanlar, gençler için
canlı kültür ortamı, yerel halkla temas, kent hafızası, sanat, müzik, festival,
arkeoloji, gastronomi ve gerçek yaşam gerekir.
Antalya
tekrar gelen misafir yaratıyor; evet. Özellikle Alman, Rus, İngiliz ve Avrupa
pazarlarında yıllara dayanan sadakat var. Ancak soru daha derindir: Bu sadakat
yalnızca alışkanlık mı, fiyat-konfor dengesi mi, yoksa Antalya’ya duyulan
gerçek bir sevgi mi? Ve daha önemlisi: Bu sevgi genç kuşağa aktarılıyor mu?
Bugün
Antalya’nın stratejik hedefi şu olmalıdır: Gelen turisti memnun etmekten öte,
onda Antalya’ya ait bir hikâye bırakmak. Çünkü hikâyesi olmayan tatil unutulur.
Hikâyesi olan kent ise aile belleğine girer.
Antalya
artık sadece “gelinen” değil, “özlenen” bir kent olmayı hedeflemelidir. Çünkü
turizmde asıl sürdürülebilirlik budur: Bir destinasyonun yalnızca doğayı
koruması değil, insan hafızasında yaşamaya devam etmesidir.
Bir
destinasyonun gerçek başarısı, misafirin kendisini ne kadar “özel” hissettiği
kadar ne kadar “evinde” hissettiğiyle de ilgilidir. İngilizce’de bunun çok
güçlü bir karşılığı vardır: “Homely.”
Yani
sıcak, samimi, insanı içine alan, yabancılık hissini azaltan bir duygu.
Eğer
bir misafir bir destinasyonu “homely” olarak tanımlıyorsa, aslında o kentle
uzun ömürlü bir evlilik kurmuş demektir.
Çünkü
insanlar sadece lüksü değil, aidiyet hissini de hatırlar. Çocukların ismiyle
karşılandığı, garsonun bir sonraki yıl sizi tanıdığı, sokakta yürürken
kendinizi tedirgin hissetmediğiniz, kahvecinin size yabancı değil misafir gibi
davrandığı yerler hafızada kalır.
Antalya’nın
geleceği de tam burada şekillenecek:
Sadece
iyi hizmet veren bir destinasyon mu olacak, yoksa insanların “ikinci evi”
haline gelen bir Akdeniz kenti mi?
Turizmde
gerçek sadakat puan sistemleriyle değil, “eve dönme hissiyle” oluşur.
Nizamettin
Şen’in diğer yazıları için: turizmgazetesi.com