Kent ve turizm üzerine yazılar yazmaya
başladığım günden buyana bir kentin tanıtımında kente kimlik kazandıran
değerlere vurgu yapmaya çalıştım. Dünyada örneklerini sıklıkla gördüğümüz
kentlerin markalaşması ve tanıtımında bu kimlik öğelerinin her birinin
inanılmaz önemi vardır. Zenginliğiniz kimliğinizdedir, diye yazmıştım Kent
Anatomisi kitabımın Kentin Edebiyatı bölümüne.
Çağdaş Türk Romanının Antalya özelindeki bir eserini de kısaca tanıtmıştım; Şükran Yiğit’in 2020 yılında yayınlanan ve 2021 yılında Atilla İlhan Roman ödülü alan Radyo Şarampol. 2024 yılında 31. Altın Koza Film Festivali’nde En iyi Senaryo Ödülünü kazanmıştı.
“Burası Radyo Şarampol” romanı, 1980
Antalya’sının lirik bir anlatımı. Şarampol Antalya’nın Kaleiçi’nden sonra
ikinci çekirdeğiydi. Giritliler Mahallesi, Otogar ekseninden Konyaaltı Plajına
uzanan bugün birçoğu yerinde ama büyük bölümü kentin büyüyen yapısının altında
kalmış mekanlar.
Kent romanlarının en büyük özelliği
okuyanların (ister yerli, ister yabancı olsun) o mekanlarda gezdirip
yaşatabilmektir. Barcelona için yazılmış ve filmlere konu olmuş romanlarda
kentin gastronomi mekanları üzerine turlar düzenlenmektedir. Burası Radyo
Şarampol romanında 18’in poğaçası, Tophane Çay bahçesi henüz kaybolmadı ama
Çağlar pastanesi, Bahar fırını yoklar; tıpkı efsane kırık ve çıkık ustası
Parlemento gibi. 1980 askeri darbesinin Antalya’sını anlatan bu romanı
okumanızı öneririm diye yazmıştım.
Şimdi gelelim yazımın başlığındaki
soruma...
“Burası
Radyo Şarampol Antalya tarafından neden ıskalanıyor?” sorusunda, aslında tek
bir projeyi değil, bir zihniyeti sorguluyorum.
Çünkü mesele şu: Antalya yıllardır
turizmde vitrin olmayı başardı ama hikâye üretmeyi başaramadı.
Radyo Şarampol gibi bir hikâye neden
filme Antalya tarafından çekilmez veya çektirilmez?
Çünkü bu hikâye “satın alınabilir bir
imaj” değil, yaşayan bir gerçeklik sunar.
Oysa bugüne kadar kurulan sistem,
gerçekliği değil pazarlanabilir görüntüyü tercih etti.
Antalya denince akla ne geliyor?
Beş yıldızlı oteller, sonsuz açık
büfeler, sahil, güneş…
Ama Şarampol?
Mahalle, insan, hafıza, gündelik hayat…
İşte tam bu yüzden ıskalanıyor.
Çünkü biz turizmi yıllarca bir ürün
olarak gördük, bir hikâye olarak değil. Oysa dünya değişti.
Bugün bir şehri tanıtan şey reklam filmi
değil; o şehirde geçen bir dizinin, bir filmin, bir hikâyenin yarattığı
duygudur.
Peki neden hâlâ bu hikâyeler hayata
geçmiyor?
Çünkü üç temel kopukluk var:
Birincisi: Kurumlar hâlâ “tanıtım filmi”
refleksiyle hareket ediyor.
Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme
Ajansı güçlü kampanyalar yapıyor gibi tanıtılıyor ama hikâye üretimine doğrudan
yatırımı yok.
İkincisi: Sektör risk almıyor.
Yapımcılar garanti formüllere yöneliyor:
entrika, şiddet, karanlık uyuşturucu mahalleler veya lüks hayat… Şimdi bu
noktada Netflix de oynayan ve Antalya kentini bir korku kenti gibi gösteren
“Beni Çok Sev” örneği gibi
Üçüncüsü: Yerel ile ulusal arasında
köprü kurulmadı.
Antalya Altın Portakal Film Festivali
yıllardır ödül veriyor ama üretimi tetikleyen bir mekanizmaya dönüşemedi.
Burası Radyo Şarampol konusu Antalya’da
geçiyor ama Adana’da yapılan Film Festivali’nden ödül alıyor…
Antalya ise yanlış imajlara fon olmaya
devam ediyor, karakter olamıyor.
Oysa bu hikâye çekilseydi ne olurdu?
Antalya ilk kez sadece deniziyle değil,
insanıyla hikayesini doğru anlatabilir
Antalya, kendi hikâyesini anlatma
cesaretini ıskalıyor.
Eğer Antalya bir gün gerçekten “marka
şehir” olacaksa, bu; vitrinlerle değil,
Burası Radyo Şarampol gibi hafızası olan
hikâyelerle olacaktır.