Bu yazıyı okumaya başlamadan önce sizden küçük bir şey rica edeceğim. Bir an durun ve bulunduğunuz yere bakın. Odanın köşesine, masanın kenarına, pencereden görünen bir ağaca... Şimdi başınızı biraz yana eğin ya da bir adım sola kayın. Gördüğünüz şey değişti mi? Büyük ihtimalle hayır. Dünya çoğu zaman her açıdan aşağı yukarı aynı görünür. Ama bazı resimler bu kurala uymaz. Londra'daki Ulusal Galeri'de asılı duran, Hans Holbein'in 1533 tarihli "Elçiler" tablosunun önünden geçenler, iki görkemli adamın ayaklarının dibinde tuhaf, uzamış, gri bir leke görür. Ne olduğunu anlayamaz, yürüyüp giderler. Ancak tablonun yanına gelip ona yandan, belli bir açıdan baktıklarında leke birden bir kafatasına dönüşür. Bu yazı da biraz öyle. Okumaya başlarken bir tasarımcıdan söz ettiğimi düşüneceksiniz. Sonuna geldiğinizde, umarım, bir bakış açısından söz ettiğimi fark edeceksiniz. Bu bakış açısının sahibi Çağatay Çevik.
Çevik'le
konuşmamın vesilesi, Medicana Eğitim Grubu MBA Okulları'nın Cumhuriyetin 103.
yılında düzenlediği 4. Cumhuriyet Yüzyılı Uluslararası Sanat Çalıştayı. 24–29
Ekim tarihleri arasında İstanbul'daki Fişekhane'de toplanan çalıştay,
Türkiye'den ve İspanya, Mısır, Meksika, Slovakya, Çin, Azerbaycan, Karadağ,
Ukrayna ve Belarus'tan yirmi beş sanatçıyı "Nutuk'tan İlhamla: Fikri Hür
İzler" temasıyla bir araya getiriyor. MBA Okulları'nın ortaokul ve lise
öğrencileri altı gün boyunca bu sanatçılarla aynı atölyeyi paylaşacak, tuval
boyayacak, heykel biçimlendirecek, sonunda da Cumhuriyetin 103. yılına özel
ortak bir sanat manifestosu yazacaklar. Eserler 29 Ekim akşamı bando ve koro
eşliğinde açılacak bir sergiyle Fişekhane'de izleyiciyle buluşacak.
Burada dikkatimi çeken şu: Bu çalıştaya katılan gençler, dünyayı tuvalden çok ekrandan tanıyan bir kuşağın çocukları. Ellerinde fırçadan önce dokunmatik bir ekran olmuş. Bana göre böyle bir çalıştayda en önemli köprülerden birini kuracak olanlar, hem ekranın hem de kâğıdın dilini bilen sanatçılar. Çağatay Çevik tam olarak böyle biri. Gençlerin parmak uçlarında tanıdığı dijital dünyayı, sanatın binlerce yıllık sorularıyla buluşturuyor.
Grafik
Bir Kökten Dijital Ekrana
Çağatay
Çevik, Kastamonu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi'nde çalışan
bir akademisyen ve sanatçı. Grafik tasarım kökenli. Dijital teknolojileri
minimalist ve yenilikçi bir estetikle harmanlayan işleriyle tanınıyor. Ulusal
ve uluslararası karma sergilerde, sempozyumlarda ve disiplinlerarası
çalıştaylarda yer aldı. Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde düzenlenen
"Devinen Hafıza" sergisindeki grafik çalışmaları, yalın anlatımının
en somut örnekleri arasında.
İlgi alanları ise tek bir başlığa sığmıyor. Anamorfik sanat üzerine, yani ancak belirli bir açıdan bakıldığında anlam kazanan, optik yanılsamaya dayalı tasarımlar üzerine hem kuramsal hem uygulamalı çalışmalar yapıyor. Dijital projelerin eğitime nasıl katılabileceğini araştırıyor. Ayın evreleri gibi bilimsel süreçleri canlandıran projeler bunun bir örneği. Uluslararası posta sanatı (mail art) sergilerine katılıyor. Kültürel belleğin güncel sanat diliyle geleceğe taşınması gerektiğine inanıyor. Kanaatimce bu dört alanı birbirine bağlayan ortak bir soru var: Bir görüntü, ona bakan insana nasıl ulaşır?
Az,
Daha Çoktur
Sohbete
yalınlıktan girdim. Ekranlarımızın saniyede yüzlerce görüntüyle dolup taştığı
bir çağda, azla yetinmeyi savunan bir tasarımcıya ilk sorulacak soru buydu:
"Minimalist tasarım anlayışı ve yalın biçimlendirme, dijital
illüstrasyonlarınızda ve grafik anlatımınızda nasıl bir işlev üstleniyor?"
Çevik
için minimalizm bir süs tercihi değil, bir iletişim stratejisi. Amacı, görsel
karmaşayı arındırarak ana fikri ve duyguyu doğrudan iletmek:
"Az
renkle ve net formlarla kurduğum bu yalın plastik dil, dijital yüzeyde alanla
boşluk arasındaki dengeyi korurken, izleyicinin görsel öğelerle hızlı,
odaklanmış ve güçlü bir etkileşim kurmasını sağlıyor."
"Hızlı" kelimesi dikkatimi çekti. Çünkü bugün bir görüntünün izleyiciye ulaşmak için birkaç saniyesi var. Ekranı kaydıran bir parmak durmazsa, o görüntü hiç var olmamış gibi kaybolur. Bana kalırsa Çevik'in minimalizmi bu hıza teslim olmak değil, ona karşı bir önlem. Fazlalıkları attığınızda geriye kalan tek şey o kadar net olur ki parmak ister istemez durur. Az, burada gerçekten daha çok.
Kalemden
Piksele
Çevik'in
çalışmalarından biri, bir kutunun içine yerleştirilmiş küçük bir Picasso müzesi
gibi. Beyaz raflara bölünmüş bir gölge kutusu. Sağda Picasso'nun çizgili
denizci tişörtüyle, kocaman gözleriyle şakacı bir büstü. Üst rafta bisiklet
selesiyle gidonundan yapılmış o ünlü "Boğa Başı"nın küçük bir yorumu.
Solda "Ağlayan Kadın"ı hatırlatan renkli bir portre ve tek bir telden
kıvrılmış bir çizgi heykel. Alt rafı ise baştan sona "Guernica"
kaplıyor. Ortadaki levhada Picasso'nun ünlü sözü yazıyor: "Sanat, gerçekleri
tanımamıza yardımcı olan yalandır."
Bu
kutuya bakarken geleneksel ile dijitalin ne kadar iç içe geçtiğini düşündüm ve
sordum: "Geleneksel illüstrasyon tekniklerini ve görsel anlatım
geleneklerini bugünün dijital araçlarıyla nasıl birleştiriyorsunuz?"
Ona
göre dijital illüstrasyon sıfırdan icat edilmiş bir şey değil. Geleneksel
çizimin, kompozisyonun ve vektörel dinamiklerin çağdaş yazılımlarla
buluşmasından doğuyor. Ama bu buluşma salt teknik bir işlem de değil:
"İllüstrasyonu
yalnızca teknik bir çizim süreci olarak görmüyorum. Dijital medyanın sunduğu
katmanlı dokular, renk paletleri ve tipografik esneklikle birleştirdiğimde
özgün ve yenilikçi bir görsel kimliğe dönüşüyor."
Meseleye buradan baktığımda Picasso kutusunun neden bu kadar yerinde bir örnek olduğunu anlıyorum. Picasso da kendi döneminin en büyük "melez" sanatçısıydı. Bir bisiklet selesini bir boğa başına, bir gazete parçasını bir natürmorta dönüştürdü. Eskiyle yeniyi, sanatla gündelik nesneyi birleştirmekten hiç çekinmedi. Çevik'in kutusu da bu ruhu taşıyor: Bir yanda Guernica'nın siyah-beyaz trajedisi, öbür yanda bir çizgi film karakteri kadar sevimli bir Picasso. Gelenekle bugün aynı rafta, birbirini dışlamadan duruyor.
Fikirden
İmgeye
Son
sorumu, bir fikrin nasıl görüntüye dönüştüğü üzerine sordum. Çünkü Çevik'in
kutusu bir portre değil, bir biyografi. Bir hayatı, birkaç sembolle anlatıyor:
"Kavramsal görselleştirmede, anlatısal içeriği görsel bir dile
dönüştürürken temel yöntemleriniz neler?"
Bir
fikri ya da kavramı görselleştirirken "imgesel semboller ve grafik yapı
taşlarından" yararlandığını söylüyor. Ama hedefi iki yönlü:
"Dijital
tasarımın hızı ve esnekliği içinde formların işlevsel ve estetik dengesini
kurarak, illüstrasyonun hem tek başına sanatsal bir değer taşımasını hem de
temsil ettiği fikir ya da hikâyeyle güçlü bir içerik bağı kurmasını
hedefliyorum."
Bütün
bunları yan yana koyduğumda Picasso'nun o sözüne yeniden dönüyorum:
"Sanat, gerçekleri tanımamıza yardımcı olan yalandır." Çevik'in
kutusundaki Picasso gerçek Picasso değil, bir karikatür. Guernica gerçek
Guernica değil, küçültülmüş bir kopya. Ama hepsi bir araya geldiğinde
Picasso'nun hayatı hakkında bir biyografinin sayfalarca anlatamayacağı bir
gerçeği bir bakışta veriyor. Buradan şunu çıkarıyorum: İyi bir kavramsal
tasarım, gerçeği kopyalamaz. Onu doğru sembollerle yeniden kurar.
Bir ayrıntı daha var. Guernica, 1937'de bir şehrin bombalanmasına karşı yapılmış, yirminci yüzyılın en güçlü savaş karşıtı resmi. Fişekhane ise bir zamanlar fişek üretilen bir fabrika. Bana göre bir Guernica yorumunun bu hafta tam da o binada bir Cumhuriyet çalıştayının gündemine girmesi, tarihin küçük ama anlamlı ironilerinden biri.
Doğru
Açıdan Bakmak
Yazının
başında Holbein'in "Elçiler" tablosundaki gizli kafatasından söz
etmiştim. Anamorfik sanatın büyüsü şurada: Eserin anlamı resmin içinde değil,
izleyicinin durduğu yerde saklıdır. Yanlış yerden baktığınızda bir leke
görürsünüz. Doğru yeri bulduğunuzda, bütün resim değişir.
Fişekhane'de
önümüzdeki günlerde yaşanacak olan da bence buna benziyor. On ülkeden gelen
sanatçılar ve gençler aynı atölyede, aynı eserlere farklı açılardan bakacak.
Bir ressam, bir heykeltıraş, bir dijital tasarımcı ve henüz kendi yolunu arayan
bir lise öğrencisi. Tam da bu nedenle "Fikri Hür İzler" temasını bir
anamorfoz gibi okumak hoşuma gidiyor. Hür düşünce, tek bir doğru açı olduğunu
iddia etmek değil, başka açılardan bakmayı göze alabilmektir.
Şimdi
yazının başındaki ricama döneyim. Başınızı biraz yana eğin. Bu yazı bir
tasarımcı hakkında mıydı, yoksa bakmayı öğrenmek hakkında mı? Belki Çağatay
Çevik'in de gençlere Fişekhane'de göstermek istediği tam olarak bu: Doğru açıyı
bulmak bazen sadece bir adım yana kaymaktan ibarettir.