Anadolu, insanlık tarihinin en güçlü hikâyelerine ev sahipliği yaptı. Homeros’un destanları bu topraklarda doğdu. Troya Savaşı burada yaşandı. Odysseus’un uzun dönüş yolculuğu Ege kıyılarımızdan geçti. Midas’ın dokunduğu her şeyi altına çeviren efsanesi Frigya’da filizlendi. Gılgamış Destanı’nın izleri Mezopotamya coğrafyamızın hemen yanı başında şekillendi.
Fakat bu
hikâyeler yıllardır dünyanın en büyük sinema projelerine konu olurken, onları
biz anlatamıyoruz.
Troya filmi
çekildi, dünya konuştu. Şimdi Christopher Nolan’ın büyük merak uyandıran
Odysseia uyarlaması sinema dünyasının gündeminde. Elbette Nolan çağımızın en
önemli yönetmenlerinden biri ve kendine özgü sinema diliyle yine çok
konuşulacak bir yapıta imza atacak.
Ancak dikkat
çekici olan başka bir gerçek var.
Dünya bu
filmleri konuşurken, kimsenin aklına bu destanların geçtiği coğrafya olarak
Türkiye gelmiyor. Troya denildiğinde milyonlarca insan filmi hatırlıyor; ama
Çanakkale’yi, Troya Ören Yeri’ni ya da Anadolu’nun mitolojik mirasını aynı
ölçüde hatırlamıyor.
İşte
kaçırdığımız fırsat tam da burada.
Bugün sinema,
ülkelerin elindeki en güçlü tanıtım araçlarından biridir. Bir film yalnızca
gişe başarısı kazanmaz; destinasyon yaratır, merak uyandırır, milyonlarca
insanın seyahat kararını etkiler. Yeni Zelanda’nın Yüzüklerin Efendisi ile,
Hırvatistan’ın Game of Thrones ile, İskoçya’nın Braveheart ile elde ettiği
tanıtım bunun en somut örnekleridir.
Türkiye ise
dünyada dizileriyle önemli bir başarı yakaladı. Dizilerimiz yüzlerce ülkede
izleniyor, oyuncularımız tanınıyor ve ülkemizin görünürlüğüne önemli katkılar
sağlıyor. Zaman zaman farklı algılar oluştursa da bu, küçümsenmeyecek bir
tanıtım gücüdür.
Ancak mitolojik
mirasımız söz konusu olduğunda aynı başarıyı gösteremiyoruz.
Troya’yı da,
Odysseus’u da başkaları anlatıyor. Biz ise yalnızca izliyoruz.
Halk arasında
güzel bir söz vardır: “Etinden, sütünden, yününden yararlanamadık.”
Anadolu’nun
binlerce yıllık kültürel zenginliği için de ne yazık ki durum biraz böyledir.
Hikâyeler bizim, mekânlar bizim; fakat anlatan başkaları oluyor.
Umarım bu son
kaçırdığımız fırsat olur.
Artık kendi
mitolojimizi ve kendi kahramanlarımızı dünya sinemasına taşımanın zamanı
gelmiştir. Gılgamış, Midas, Göbeklitepe’nin gizemli öyküleri, Hitit ve Likya
efsaneleri, Dede Korkut anlatıları ve Yaşar Kemal’in İnce Memed’i yalnızca
edebiyatın değil, uluslararası sinemanın da güçlü yapımları hâline gelmelidir.
Çünkü
hikâyesini başkaları anlatan ülkeler, kendi hafızalarını da başkalarının bakış
açısıyla dünyaya sunarlar.
Oysa
Anadolu’nun anlatacak o kadar çok hikâyesi var ki… Yeter ki onlara sahip
çıkalım ve onları kendi sinema dilimizle dünyaya anlatmayı başaralım.
Kültürel
diplomasi”, “gastrodiplomasi” ve “spor diplomasisi” gibi, mitoloji de bir
ülkenin yumuşak gücünün (soft power) önemli bir unsuru olabilir. bugün dünya
çocukları Yunan mitolojisini biliyor. Zeus’u, Athena’yı, Apollon’u, Truva
Atı’nı tanıyor. Ancak bu hikâyelerin büyük bölümünün geçtiği coğrafyanın
Anadolu olduğunu çok az kişi biliyor. Truva’nın Çanakkale’de, Midas’ın
Frigya’da, Homeros’un İzmir kıyılarında yaşadığı, Likya efsanelerinin
Antalya’da doğduğu dünya kamuoyunun zihninde yeterince yer etmiyor. Mitolojik
diplomasi; bir ülkenin binlerce yıllık efsanelerini, kahramanlarını ve
arkeolojik mirasını sinema, edebiyat, dijital medya, müzecilik, oyun sektörü ve
turizm yoluyla uluslararası itibara ve ekonomik değere dönüştürme
stratejisidir.
“Arkeoloji
geçmişi ortaya çıkarır; mitolojik diplomasi ise o geçmişi dünyanın ortak hayal
gücüne taşır. Mitolojik Diplomasi: Anadolu’nun Anlatılmayan Yumuşak Gücü”