Doğu'dan Batı'ya Bir Seyyah: İbn Battûta'nın Antalya Gözlemleri

Yayın: 04.11.2026 12:57 Güncelleme: 04.11.2026 14:47 Kaynak: Haber Merkezi

İbn Battûta'nın Antalya'ya ilk bakışı hayranlıktır. Şehri çok geniş, çok kalabalık ve son derece düzenli bulur; bu kadar büyük olup da bu kadar güzel kalabilen şehrin az görüldüğünü söyler. Bahçeler, meyve ağaçları, bolluk... Ama asıl dikkatini çeken, şehrin nasıl yaşadığıdır.

Ekim sonunda Akdeniz'in ışığı insanın yüzüne başka türlü düşer. Yaz telaşı çekilmiştir, deniz biraz daha koyulaşmış, akşamlar erken gelmeye başlamıştır. Antalya'da geçirdiğim uzun yıllardan bana kalan en kıymetli şeylerden biri, galiba bu ışığı tanımayı öğrenmek oldu. Öbürü ise kadim dostum, gazeteci-yazar Orhan Çakmur'la ettiğimiz uzun sohbetler.

Orhan tam bir Antalya sevdalısıdır. Orada yaşadığım yıllarda ne zaman bir araya gelsek söz dönüp dolaşıp bu şehrin tarihine varırdı. Surların, limanın, eski mahallelerin dilden dile dolaşan hikâyelerini o anlatır, ben dinlerdim; arada attığım her soru yeni bir anlatının kapısını aralardı. Bu akşam masamda eski bir seyahatname açık duruyor. Sayfaları çevirdikçe odaya hem yedi yüz yıl öncesinin tuzlu rüzgârı doluyor hem de o sohbetlerin sesi. Ben de bu rüzgârın peşine takılıp Kaleiçi'nin eski limanına, bir geminin halatlarının iskeleye atıldığı o ana gitmek istiyorum.

Ceneviz kadırgasında on gece

Yıl 1332. Tanca'dan yirmi bir yaşında, tek başına, hac niyetiyle yola çıkmış bir genç adam, aradan geçen yedi yılda Mısır'ı, Suriye'yi, Irak'ı, İran'ı, Arabistan'ı adım adım dolaşmış; artık yolun kendisi onun memleketi olmuştur. Adı Ebû Abdullah Muhammed'dir ama tarih onu İbn Battûta diye hatırlayacak.

Lazkiye limanında Cenevizlilere ait büyük bir kadırgaya biner. Kaptanın adını Martalmîn diye kaydeder. On gece denizde kalırlar. Seyyahın notlarında beni hep gülümseten bir ayrıntı vardır: Hristiyan denizciler yolculara iyi davranmış, üstelik kimseden yol parası almamışlardır. Orta Çağ'ın o sert, düşmanlıklarla örülü Akdeniz'inde böyle bir cümleye rastlamak insanın içini ısıtıyor.

Gemi önce Alâiye'ye, bugünkü Alanya'ya yanaşır. Oradan yola devam eden seyyah, bir sabah Antalya'nın surlarını görür.

Görülmeye değer en güzel şehirlerden biri

İbn Battûta'nın Antalya'ya ilk bakışı hayranlıktır. Şehri çok geniş, çok kalabalık ve son derece düzenli bulur; bu kadar büyük olup da bu kadar güzel kalabilen şehrin az görüldüğünü söyler. Bahçeler, meyve ağaçları, bolluk... Ama asıl dikkatini çeken, şehrin nasıl yaşadığıdır.

Antalya o yıllarda bir mahalleler şehridir. Hristiyan tüccarlar limana yakın Mina denilen kesimde oturur; çevreleri surla çevrilidir, kapıları geceleri ve cuma namazı vaktinde kapatılır. Rumlar kendi mahallelerinde, Yahudiler kendi mahallelerinde yaşar. Bey ile maiyeti ayrı bir bölümdedir. Müslümanlar ise şehrin geri kalanında; camileri, medresesi, sayısız hamamı, geniş ve derli toplu çarşılarıyla. Bütün bunların üstünde de şehri baştan sona kuşatan büyük bir sur yükselir.

Burada dikkatimi çeken şu: Seyyah bu tabloyu bir şikâyet gibi anlatmıyor. Ne bir dehşet var cümlelerinde ne de bir övünç. Görüyor ve yazıyor, o kadar. Bana göre bu sakinlik, satır aralarındaki asıl bilgidir. Duvarlar vardı, evet. Ama aynı limana gemiler yanaşıyor, aynı çarşıda alışveriş yapılıyor, aynı Akdeniz rüzgârı bütün mahallelerin çamaşırlarını kurutuyordu. Ayrı yaşamak ile bir arada yaşamak, bu şehirde aynı anda mümkündü.

Çekirdeğinde badem saklayan kayısı

İbn Battûta yemeği, meyveyi, sofrayı hiç ihmal etmeyen bir gezgindir. Antalya bahçelerinde onu en çok etkileyen meyve, halkın Kamerüddin dediği bir kayısı çeşidi olur. Bu kayısının çekirdeği kırıldığında içinden tatlı bir badem çıkarmış. Kurutulup Mısır'a gönderilir, orada pek kıymetli bir nimet sayılırmış.

Bu satırı okurken aklıma bugünün Arap mutfağındaki kamerüddin geldi: Ramazan sofralarında suda eritilip şerbet yapılan, ince tabaka hâlinde kurutulmuş kayısı. Bir kelimenin, bir lezzetin yedi asır boyunca Akdeniz'in bir kıyısından öbürüne taşınması... Kanaatimce bir şehrin hafızası bazen taşta değil, bir avuç kuru meyvenin içinde saklıdır.

Eski elbiseli pabuççu

Antalya'ya varışlarının ertesi günü seyyahın kapısına bir genç gelir. Üstünde eski elbiseler, başında keçeden bir külah vardır. Yanlarındaki Şihabeddin el-Hamevî ile Türkçe konuşur. İbn Battûta o sıralar Türkçe bilmemektedir, söyleneni anlamaz. Şeyh tercüme eder: “Seni ve arkadaşlarını yemeğe davet ediyor.”

Seyyah şaşırır. Kabul eder ama genç gidince içini döker: Bu adam fakir, bizi ağırlayacak gücü yoktur, ona yük olmak istemeyiz. Şeyh kahkahayı basar. Çünkü karşılarındaki, ahi şeyhlerinden biridir. Mesleği pabuççuluktur, cömertliğiyle bilinir. Farklı zanaatlardan iki yüz kadar arkadaşı onu kendilerine başkan seçmiş, misafirleri ağırlamak için bir zaviye yaptırmışlardır. Gündüz ne kazanırlarsa gece misafir için harcarlar.

Akşam olunca zaviyeye giderler. Yerlere halılar serilmiş, kandiller yakılmıştır. Gençler sıra sıra durur; bellerinde bıçak, başlarında ak yünden külahlar. Sofralar kurulur, meyveler, tatlılar gelir; ardından Kur'an okunur, ilahiler söylenir, sohbet gece yarısına uzanır.

Bütün bunları yan yana koyduğumda beni en çok etkileyenin o ilk an olduğunu görüyorum: Dünyanın yarısını dolaşmış bilgili bir adamın, eski elbiseli bir zanaatkâra acıyarak bakması ve sonra o zanaatkârın cömertliği karşısında mahcup olması. Ahilik, İbn Battûta'nın gözünde Anadolu'nun belki de en büyük sürpriziydi. Kitabında, yabancıyı karşılamaya bu kadar hevesli, yemek sunmaya bu kadar çabuk, zulme karşı bu kadar dik duran insanları dünyanın başka hiçbir yerinde görmediğini yazar. Bu övgünün ilk tohumu, bence, Antalya'da o pabuççunun sofrasında atılmıştır.

Hasta beyin yatağı başında

Şehrin hâkimi o günlerde Teke beylerinden Yunus Bey'in oğlu Hızır Bey'dir. Seyyah onu ziyarete gider ama beyi hasta yatağında bulur. Hızır Bey bu hâliyle bile misafirine iltifat etmekten geri durmaz.

Tarih kitapları Teke beylerini daha çok kuşatmalar, ittifaklar, Kıbrıs'la süren çetin mücadeleler üzerinden anlatır. Birkaç on yıl sonra bu şehir yağmalanacak, limanın ağzına zincir gerilecek, o zinciri kıran bey Zincirkıran diye anılacaktır. Oysa İbn Battûta'nın kaydında başka bir sahne var: Ateşler içinde yatan bir bey ve yatağının yanında oturan yorgun bir yabancı. Meseleye buradan baktığımda, büyük tarihin arasına sıkışmış bu küçük, insani anın değerini daha iyi anlıyorum.

Bugünün Antalya'sına bir soru

İbn Battûta birkaç gün sonra Antalya'dan ayrılır; kuzeye, Burdur'a, Isparta'ya, Eğirdir'e doğru yola koyulur. Önünde daha Kırım bozkırları, Altın Orda'nın göçebe sarayları, Hindistan, Çin vardır. Ama Anadolu'dan aldığı o ilk misafirlik dersi yolun sonuna kadar onunla gelecektir.

Ben burada başka bir soru görüyorum. Antalya bugün dünyanın en çok misafir ağırlayan şehirlerinden biri. Havalimanına her gün binlerce yabancı iniyor, oteller doluyor, kartlar okutuluyor, bileklikler takılıyor. Peki yedi yüz yıl önce eski elbiseli bir pabuççunun, tanımadığı bir Faslı gezgini sofrasına çağırdığı o cömertlikten bu şehre ne kaldı? Misafirperverlik bir sektörün adı mı oldu, yoksa hâlâ bir ahlakın adı mı?

Bana kalırsa buradaki asıl mesele turizmi kötülemek ya da geçmişi yüceltmek değil. Asıl mesele, bir şehrin kendini misafirine nasıl anlattığı. İbn Battûta Antalya'yı surlarıyla, çarşılarıyla, kayısısıyla hatırladı; ama en çok, gündüz kazandığını gece misafirine harcayan o iki yüz zanaatkârla hatırladı. Tam da bu nedenle Kaleiçi'nin daracık sokaklarında yürürken taşlara değil, o taşların arasında bir zamanlar yanan kandillere bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Akşam iniyor şimdi. Liman sularında ışıklar titreşiyor. Bir an, iskeleden uzaklaşan bir Ceneviz kadırgası geçiyor gözümün önünden. Güvertede, Türkçe bilmeyen ama bu topraklarda kardeşliğin ne demek olduğunu ilk kez anlamış bir genç adam duruyor.

Kaynakça

İbn Battûta Tancî, İbn Battûta Seyahatnâmesi, çev. A. Sait Aykut, 2 cilt, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2000.

Ibn Battuta, The Travels of Ibn Battuta, A.D. 1325–1354, Vol. II, çev. H. A. R. Gibb, Cambridge: Hakluyt Society, 1962.

A. Sait Aykut, “İbn Battûta”, TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/ibn-battuta

“Tekeoğulları”, TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/tekeogullari

Muhammed Ali Budak, “İbn Battuta ve El-Ömeri’nin Anlatımıyla Geç Ortaçağ’da Antalya ile Alanya” DergiPark. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/929413

Doğu'dan Batı'ya Bir Seyyah: İbn Battûta'nın Antalya Gözlemleri
İbn Battûta'nın Antalya'ya ilk bakışı hayranlıktır. Şehri çok geniş, çok kalabalık ve son derece ...
Antalya Edebiyat Günleri’nde Onur Ödülü şair ve yazar Nihat Behram’a verilecek
Antalya Muratpaşa Belediyesi’nin 11’incisini düzenleyeceği Antalya Edebiyat Günleri’nde ödüller b...
Atıklardan yapılan “Caretta” temalı Antalya Pavilyonu, Cop31’in gözdesi olmaya aday
Antalya Evi ve Antalya Pavilyonu’nun inşa sürecinde özellikle çevresel duyarlılığa büyük önem ver...
Plastik atıklar müziğe dönüşüyor
Muratpaşa Belediyesi'nin, Antalya'da düzenlenecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve S...
Antalya’nın kadim tarımsal mirası dünyaya açılıyor!
Antalya’nın Elmalı ilçesindeki Söğle Yaylaları, Türkiye’nin ilk Küresel Öneme Sahip Tarımsal Mira...
Afete Dirençli Kent Mahalleden Başlar
Türkiye'nin en hızlı büyüyen kentlerinden biri olan Antalya; yoğun göç, hızlı kentleşme, yapılaşm...
Anadolu Turizm Gazetecileri Derneği Kuruldu... Turizm Medyasının Gücü Anadolu'ya Yayılıyor
Aralarında Fullantalya'nın kurucusu Orhan Çakmur'un da yer aldığı dernek, Türkiye coğrafyasının f...
Antalyalılar’ın Cumhuriyet’in ilanından sonra Ankara’ya çektiği telgraf!
29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanın duyulmasından sonra Antalya Valisi Sabri Bey, halkın hisleri...
Kaleiçi, COP TOWN ile iklim ve sanatın buluşma noktası olacak
Antalya Muratpaşa Belediyesi, 9-20 Kasım tarihlerinde kentte düzenlenecek Birleşmiş Milletler İkl...
Çocuk Futbolunun Uluslararası Arenası Junior World Cup Antalya 2026 Tamamlandı
Antalya’da iki etap halinde düzenlenen Junior World Cup Antalya 2026, Avrupa’nın önemli futbol ku...