Bir
dil sürçmesiyle başlayan yol
Her
şey bir dil sürçmesiyle başladı. Evliya Çelebi’nin kendi anlattığına göre, 1630
yılının aşure gecesi İstanbul’da, Ahi Çelebi Camii’nde bir rüya gördü. Rüyada
Peygamber’in elini öperken “şefaat yâ Resûlallah” demek istedi; heyecandan
ağzından “seyahat yâ Resûlallah” çıktı. Peygamber gülümsedi ve ona şefaat,
seyahat ve ziyaret müjdesini verdi. Evliya on dokuz yaşındaydı. Yaklaşık on yıl
sonra yola çıktı; elli yıl kadar sürecek bir dolaşmanın ve on ciltlik bir
kitabın ilk adımını attı.
Bu
sahneyi ben bir tanım olarak okuyorum: sürçmenin içinde seyahat ve şefaat, yani
yola çıkmak ve bağışlanmak yan yana duruyor. Evliya’nın yolculuğu bir tatil
değil, bir borçtu. Bugün ise ekranda gördüğümüz kareyi kendi telefonumuzla
yeniden çekmeye gidiyoruz. Aynı fiilleri kullanıyoruz ama aynı şeyi yapmıyoruz.
Savım şu: turisti ve seyyahı ayıran şey mesafe, süre ya da bütçe değil, bir
yerle kurulan ilişkinin türüdür. Turizm yerden alır; seyahat yere borçlanır.
Borç ise ancak anlatmakla ödenir.
Sözcüklerin
ve endüstrinin tarihi
“Seyahat”
Arapça bir kökten gelir; kökünde akıp gitmenin, dolaşmanın çağrışımı vardır.
“Tur” ise antik Yunanca tornos’a, yani daireye uzanır. İnce bir ironi var: tur,
çıkılan yere dönmeyi baştan içeren bir çemberdir; dönüş bileti belli bir
yolculuk. “Turizm”deki -izm eki de fiili bir düzene çevirir: artık ortada
yolculuk değil, endüstri vardır.
Evliya’nın
dünyasında seyahat, bilginin ve ibretin işiydi. Kur’an’da yeryüzünde gezip
geçmişlerin akıbetine bakmayı öğütleyen âyetler vardır (örneğin En’âm, 11);
seyr ü seyahat böylece eğlence olarak değil, öğrenme ve düşünme görevi olarak
yerleşmişti. Hac yolları, ilim yolculukları ve “rıhle” denen seyahat yazıları
bu geleneğin ürünüydü; gezmek ile anlatmak aynı işin iki yüzüydü,
anlatılmayacak bir yolculuk yarım sayılırdı. Endüstri ise başka bir tarihte
doğdu: 5 Temmuz 1841’de Thomas Cook, Leicester’dan Loughborough’a beş yüz kadar
kişiyi bir şilin karşılığında trenle taşıdı. Ardından hazır güzergâhlar, otel
kuponları, seyahat çekleri geldi. Çağının muhafazakâr eleştirmenleri bunu
“yozlaştırıcı ve yıkıcı” buldu; ama Cook, yolculuğu hayal bile edemeyen sıradan
insanlara dünyayı açmıştı. Turizmi aşağılamak kolaydır ve çoğu zaman sınıfsal
bir refleks taşır.
Nostaljinin
sınırı
1961’de
Daniel Boorstin şu ayrımı yaptı: “Gezgin etkindi; insanların, maceranın,
deneyimin ardından güçlükle giderdi. Turist edilgendir; ilginç şeylerin
kendisine olmasını bekler.” Paul Bowles daha 1949’da The Sheltering Sky’da
benzer bir çizgi çekmişti: turist kendi uygarlığını sorgusuz kabul eder; gezgin
onu ötekilerle karşılaştırır.
Bu
ayrımlar cazip, çünkü hiçbirimiz turist olmak istemiyoruz. İlk şüphe de burada:
“turist” hep başkasıdır. Üstelik tarih bu nostaljiye yardım etmiyor. Övülen
gezgin çoğu kez tavsiye mektuplarının, sağlam bir kesenin ve bir düzenin
koruması altında dolaşan ayrıcalıklı biriydi; on yedinci yüzyıldan itibaren
Grand Tour da o düzenin gençlerine verdiği bir eğitimdi. Evliya da yalnız bir
yürüyüşçü sayılmaz: paşa maiyetlerinde, seferlerde, elçilik heyetlerinde yol
aldı; kervansaraylardan ve hanlardan oluşan bir konukseverlik ağından
yararlandı. Üstelik “saflığı” tartışmalıdır. Araştırmacılar rakamlarının sık
sık abartılı olduğunu, kimi Batı Avrupa anlatılarının görgüye değil duyuma ya
da yazılı kaynaklara dayandığını, gitmediği yerleri de anlatmış olabileceğini yazıyor.
Ne gezgin o kadar arı ne turist o kadar günahkâr. Ayrımı kişinin karakterinde
değil, ilişkinin biçiminde aramalıyız.
Anlatmak:
görmenin borcu
Öyleyse
Evliya’yı gezgin yapan şey, gördüğünü anlatma zahmetine katlanmasıydı. Her
kente aynı disiplinle yaklaştı: kaleler, camiler, çarşılar, giysiler, yemekler,
türbeler. Sayılar verdi; abartsa da saymaktan vazgeçmedi. Lüleburgaz’daki yüz
elli ocaklı Burgaz Kervansarayı’nı kapının kapanış saatinden akşam yemeğine
kadar anlatırken, dönemin konaklama düzenini de kayda geçirdi. Onlarca dilden
sözcük, lehçe ayrımları topladı; Viyana’da Almanca ile Farsça arasındaki
benzerliği fark etti. Yüksek divan üslubunu halk ağzıyla yan yana kurdu ve
kitabı bu yüzden hâlâ okunuyor.
Turistin
bakışı seçicidir; bir yerin “görülmeye değer” olanını ayıklar. Evliya ise
hiçbir yerin sıradan olmadığını varsayar. Birinci ciltte IV. Murad döneminde
İstanbul’da yapılan esnaf alayını, hangi esnafın hangi sırayla geçtiğini tek
tek yazar; o alayda yürüyenlerin bugün bir yüzü varsa, bunu bir yolcunun
sabrına borçluyuz. Kitabın kuruluşu da anlamlıdır: birinci cilt doğduğu kente,
sonuncusu yaşlılığını geçirdiği Kahire’ye ayrılmıştır. Görmek bir anda olur;
anlatmak hatırlamayı, seçmeyi, sorumluluk almayı gerektirir. Gördüğünü anlatmak
zorunda kalan, o şeyi ikinci kez görür.
Anlatmanın
ahlakı burada başlar: orada bize ekmek veren, yol gösteren, dilini ödünç veren
insanlara hesap vermek. Elbette anlatmak da masum değildir. Evliya’nın Bolu
köylülerini aynı ıslak odunu konuklara defalarca satan kurnazlar olarak
resmettiği anekdot güldürür ama kalıp yargı taşır. Anlatmak bir iktidar
biçimidir; bir yerin hakkını vermek, bu iktidarın farkında olmayı da
gerektirir.
Ekran
çağında yol
Turizmin
en büyük başarısı bakışı eğitmek oldu. Dean MacCannell, turistin “gerçek”i
aradığını ama bir yerin “ön bölgesiyle” “arka bölgesi” arasındaki oyunda
karşısına sahnelenmiş bir gerçekliğin çıkarıldığını yazdı; “sahnelenmiş
otantiklik” kavramı buradan geldi. John Urry, The Tourist Gaze (1990) adlı
çalışmasında bakmanın da toplumsal olarak örgütlendiğini savundu. Susan Sontag
en özlü cümleyi kurdu: “Seyahat, fotoğraf biriktirme stratejisine dönüşür.”
Turist gördüğünü anlamak için değil, kanıtlamak için görür; bakış tanıklıktan
çıkıp hasada dönüşür.
Turizmin
dilinde bu ilişkinin en dürüst sloganı belki de “her şey dahil”dir: hiçbir şey
sorulmaz, hiçbir şey pazarlığa bırakılmaz, yerle karşılaşmanın riski baştan
sigortalanmıştır. Oysa yol, yanlış anlaşılmayı, açıkta kalmayı, yeni bir
sözcükle yüzleşmeyi de içerir. Güvence arttıkça karşılaşmanın kalınlığı
incelir.
Bugün
herkes anlatıcı, ama sıra tersine döndü: önce anlatıyı görüyor, sonra yere
gidiyoruz. Kapadokya’da gün doğumunda balonların sayısız kez çekilmiş karesi
buna örnektir: yer, o karenin arka planı olmuştur. “Instagram turizmi”, BBC’nin
ifadesiyle kültürün “yüzeysel, uğrak tüketimi” olarak tarif ediliyor. Derlenen
verilere göre Trolltunga’yı ziyaret edenlerin sayısı 2010’da 800 iken 2016’da
80 bine çıktı; nüfusu yedi yüz seksen dolayında olan Hallstatt’a 2020’ye
gelindiğinde günde on binin üzerinde ziyaretçi düşüyordu. “Gizli kalmış rota”
içerikleri ise gizliliği ortadan kaldırarak var oluyor: keşif, paylaşıldığı
anda keşfi bitiriyor.
Belki
de asıl mesele zamandır. Bir yer, kendini ancak zamana yayarak anlatır.
Evliya’nın yolculukları yıllara ve mevsimlere yayılmıştı; pazarın saatini,
kışın soğuğunu, misafirliğin âdabını öğrenecek zamanı vardı. Biz ise bir şehri
iki günde “bitirmek” üzere listeler yapıyoruz; oysa kimse bir dostu ya da bir
şehri bitirmez. Yavaşlık bir erdem olduğu için değil, anlamanın hammaddesi
olduğu için gereklidir.
Bir
de yıldız veriyoruz: bir kahvehaneye, bir köy sofrasına beş üzerinden puan. Bu,
ilişkiyi tersine çevirir; yer, bizi ağırlayan bir dünya olmaktan çıkar,
tüketici hükmümüze tabi bir hizmete dönüşür. Evliya bir yeri ziyaret ederken
yargılanan kendisiydi. Yine de tablo yalnızca karanlık değil: köyünü kendi
ağzıyla anlatan bir kadın, mahallesinin esnafını belgeleyen genç bir yerel, bir
dilin izini süren amatör bir araştırmacı, Evliya’nın derlemeciliğinin bugünkü
kolektif biçimleridir. Sorun teknolojide değil, kaydediyor muyuz, tüketiyor
muyuz sorusunda.
Bir
ölçüt önerisi
Turizm
karşıtı bir bildiri yazmak istemiyorum; hepimiz biraz fazla turistiz. Bunun
yerine üç soru öneriyorum. Bu yerden, gitmeden önce bilmediğim ne öğrendim? Bu
yerin insanlarından, dilinden, sofrasından aldığım şeyin karşılığında ne
bıraktım? Anlattığım şey, orada yaşayanın kendi anlatısıyla yan yana konduğunda
yüzüme bakabilir mi? Bunları dürüstçe yanıtlayabilen, bilet fiyatı ne olursa
olsun, seyahat etmiş sayılır. Bu ölçüt kimseyi dışarıda bırakmaz: sırt çantalı
gezgin de paket turdaki yolcu da aynı soruların önünde durur. Yol, bilet
alındığında değil, anlatma sorumluluğu alındığında başlar.
Evliya’nın
sürçmesi bana hâlâ en iyi tanım gibi geliyor: seyahat, bir çeşit şefaat
isteğidir; hakkını veremeyeceğimiz şeyler karşısında bir bağışlanma dileği. Bir
yeri görmek, ona hakkını vermenin ilk adımıdır; anlatmak ise bu hakkın
ödenmesidir. Turist yerden döner; seyyah o yerle birlikte döner.